Televizyonlar, devasa sinema kompleksleri ve dum tıslı barlar var olmadan
evvel insanlar geceleri kabarelere, gazinolara yahut tavernalara giderlerdi.
Gün boyu çalışıp yorulmuş bu insancıklar tüm dertlerini sıkıntılarını
kapının ardında unutup derhal içerdeki tahta sandalyelere yığılıverir ve az
ötedeki sahnede dönen temaşaya bırakırlardı kendilerini. Seyircisiyle burun
buruna olan ve onlara daha nezih daha candan bir cümbüş vadeden bu sahnelerde neler yoktu ki? Müzikal dans şovları, şarkı söyleyen
otrişli-peluşlu kostümler giyinmiş gözleri sürmeli fettan kadınlar, gırgırlı
şamatalı skeçler… Hepsi de misafirlere tam teşekküllü bir gösteri sunmayı amaç
edinmiş muazzam kareografinin birer parçasıydı. Kabareler yalnızca
eğlendirmiyordu tabii o vakitler. Muhalif olma lüksünü sonuna dek kullanarak, öğesi
oldukları siyasi ve sosyo-ekonomik kültürü bütünüyle hicvetmekten de geri
kalmıyorlardı. İşte Cabaret, Amerika’daki büyük buhranın sislerinin yeni
ulaştığı ve yetmezmiş gibi nazizmin de yükselişe geçtiği 1931 Berlin’inde "Kit Kat Club" isimli bir kabareden sesleniyor. Çok değil birkaç sene sonra dev bir krematoryuma evrilecek, korkunç
kıyım ve yıkımlara sahne olacak Almanya topraklarında o dönem hakim olan kaos
ortamının emarelerini hissedebiliyorsunuz açıkça. Hatta müzikler ve şovlar da
nazizmin yükselişine paralel olarak kurgulanıyor. Anlam veremedikleri bir
savaşın eşiğinde değirmenlerini döndürmeye bakan küçük insanların
suratlarındaki hüzün ve koyvermişlikleri de buna bağlı olarak değişiyor.
Sokakta olanlar karşısında bir tek kabare sahnesi ketum davranmıyor. İhtişamlı
spot ışıklarının altında korkusuzca gündemi iğneleyen, kayıtsız kalmayan bir grup insan da var çok
şükür. Hayat bir kabaredir ne de olsa! Böyle dillendiriyor film.
Tozlanmış Filmler Köşesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tozlanmış Filmler Köşesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
26 Ekim 2016 Çarşamba
21 Eylül 2016 Çarşamba
Şer Bayramı: Yol
Öncelikle merhaba diyeyim. Uzun süredir uğrayamadım buralara.
Anlatacak şeylerim azalmıştı. Hayatımı yoluna sokmam gerekiyordu, bu süreçte filmlerden, insanlardan ve blogdan uzaklaşıvermiştim. Halen tam manasıyla
düzlüğe çıkabilmiş değilim ama bundan sonra daha çok yazacak gibiyim.
Hayırlısı.
Sebeb-i ziyaretime
gelecek olursak malumunuz dört gün evvel Tarık Akan’ı kaybettik. Türk Sineması’nın en
iyi jönlerinden biri olduğu gibi, gerçek bir sanatçı ve aktivistti de. Onun 70’li
yılların sonlarındaki makas değişiminden bihaberiz çoğumuz. Daha çok romantik
komedi, salon filmleriyle tanıyoruz. Maden, Sürü, Karartma Geceleri gibi
toplumsal filmleri ne yazık ki geniş kitlelere halen ulaşamıyor. Bugün kendi
çapımda Yol filmi hakkında birkaç kelam etmek istiyorum. Yol’un senaryosu
Yılmaz Güney tarafından yazılmış. İlk adı da “Bayram” olarak belirlenmiş. Çünkü
bayram tatili için hapishaneden bir haftalığına salıverilen beş mahkumun
öyküsünü anlatıyor. Film o sırada cezaevinde bulunan Yılmaz Güney’in
direktifleriyle Şerif Gören tarafından 1980 darbesinin hemen akabinde yaklaşık 2 senede gizlice çekiliyor.
Tamamlandıktan sonra da apar topar İsviçre’ye götürülüyor, kurgusu ve montajı
orada yapılıyor. Türkiye’de yasaklandığı için ancak 1999’da gösterime giriyor.
Hatta set ekibi bile filmi aylar sonra Kadıköy’de bir evde toplanıp gizlice
seyrediyorlar. Sonrasında da Cannes’da gösterilip Altın Palmiye’yi kucaklıyor
bildiğiniz üzere.
9 Aralık 2015 Çarşamba
Norma, Kameralar ve Karanlıktaki Muhteşem İnsanlar: Sunset Blvd.
Son günlerde eleştirmen birlikleri birer
birer sene sonu listelerini açıklayıp ortalığı karıştırmışken, hengameden biraz uzaklaşıp, "Tozlanmış Filmler Köşesi" için
nicedir merak ettiğim Sunset Blvd. filmini izledim, ve tabii ki de çok ama çok
çok çok beğendim. Şimdi izninizle hakkında bir iki kelam etmek istiyorum.
Efendim, 1950,
Hollywood…
Spot ışıklarının
altında sürdürdüğü görkemli saltanat
yıllarına korkunç bir saplantıyla geri dönmeyi arzulayan bir diva Norma
Desmond (Gloria Swanson). Gençlik zamanlarında, -sessiz sinema döneminde- oynadığı filmlerle
tahta çıkmış dev bir oyuncu o… Devir değişip, sinemaya gelen demokrasi(!)
neticesinde “sessiz dönem” kapanıp,
“diyaloglu dönem” başlayınca, yeni çağa ayak uyduramayan eskimiş film
yıldızları da birer birer köşeye
çekilmişler. Norma Desmond ise bu durumu kabul edemeyenlerden. O, yalnızlık ve zenginlikle geçen yıllar
içerisinde gerçeklik algısını yitirerek, yalanlarla kendisini avutmuş, eski ışıltılı günlerine dönüp yeni bir film çekmek için sayfalarca senaryo
metni yazmaktadır.
Hollywood Film
Endüstrisinin bir başka üyesi Joe Gillis (William Holden) ise genç bir senaristtir. Son yazdığı
metinler yapımcılar tarafından beğenilmeyince sefalete sürüklenmiş, evinin ve
arabasının borçlarını ödeyemeyecek hale gelmiştir.
21 Ekim 2015 Çarşamba
Şairane Bir Güzellik: Sevmek Zamanı
Türk Sinemasına katkılarından ötürü usta rejisör Metin
Erksan’ın aziz ruhuna en mukaddes duaları bağışlamak gerek. Kendisi bundan tam
yarım yüzyıl önce aşkın en saf hali üzerine modern bir şiir yazmış. Bu
muhteşemlik film değil kesinlikle, olamaz... Okuyucusuna damardan bahşedilen
lirik bir şiir bu. Hemen ilk sahnesinde kanınıza karışıp, etkisi altına alıyor.
Koltuğunuzdan kalkıyorsunuz, 1965 sonbaharının İstanbul ve Büyükada sokaklarına
çıkıyorsunuz. Faytonlar, vapurlar, gözleri sürmeli alımlı kadınlar… yoldaşınız
oluveriyor. Kafanızı nereye çevirseniz aşk, ve alabildiğine hüzün. Dibine kadar
da melankoli… Eski İstanbul ne hoşmuş, insanları nasıl saygılı ve kibarmış,
hayran kalmamak elde değil…
18 Ağustos 2015 Salı
Aşk ve Nefret: Who's Afraid of Virginia Woolf?
Modern Tiyatronun en iyi oyunlarından biri olarak kabul
edilen Who’s Afraid of Virginia Woolf? (Kim Korkar Hain Kurttan)’un sinema
uyarlamasını henüz izleyebildim. Öncelikle Edward Albee’nin kaleminden çıkmış
zekice diyalogları ve ince göndermeleri şahane bulduğumu peşin peşin
söyleyeyim. Aslında Adem ile Havva’dan beri var olan bir durumun, aşk ile
nefret arasında gidip gelmelerin öyküsü bu. Evlilik müessesi, cinsellik, Amerikan
rüyası, ahlak, aile ve toplum yapısı gibi konularda incelikli laflar ederken,
ironilere başvurmayı da ihmal etmeyen bir seyirlik. Drama olarak sunulmuş olsa
da film boyunca attığım kahkahaların haddinin hesabının olmadığını söylemek
isterim. Özellikle ilk yarısı günümüz sitcomlarına taş çıkartır cinstendi.
6 Ağustos 2015 Perşembe
Tehlikeli İlişkiler: Dangerous Liaisons
Efendim, yeni bir "Tozlanmış Filmler Köşesi" yazısı için karşınızdayım. Dün gece açılış ve final sekanslarındaki muhteşem ahenkle beni benden alan, 1988 yapımı “Dangerous Liaisons”ı izledim, bugünkü konuğumuz da o. Allahım… Böyle filmleri izledikçe sinemaya olan hayranlığım kat kat artıyor. Nasıl ince… nasıl zarif… Film, Marquise Merteuil (Glenn Close)’in makyaj yaptığı sahneyle açılır ve maskesi düşüp, Paris sosyetesinden dışlandıktan sonra gözyaşları eşliğinde makyajını sildiği sahneyle de kapanır. Marquise, şaşalı bir gösteriye hazırlanan tiyatrocu edasıyla yapar makyajını, çevresinde hizmetçileri dört döner. Makyaj ona göre sıradan-rutin bir iş değil, adeta bir seremonidir. Çünkü onun hayatı başlı başına bir gösteridir. 18. Yüzyıl Fransız aristokrasisinin kadınlara sunduğu kalıplar, ona yüklediği roller vardır. Ve o, 15 yaşında girdiği sosyetede seneler sonra rolünün hakkını verip zekasıyla herkesi parmağında oynatmayı gayet iyi bilecektir…
3 Ağustos 2015 Pazartesi
Hatırlayabilmenin Acısı: Hiroshima mon amour
Fransız Yeni Dalgası’nın ustalarından Alain Resnais’nin 1959
tarihli başyapıtı bende bileklerimi kesme isteği uyandırdı...
İkinci Dünya Savaşı’nın bedelini en ağır biçimde ödemiş bir
kent ve bir kadının yıkılış ve yeniden yaradılış öyküleri, başroldeki Emmanuelle
Riva’nın histerikli sesi, filmin geriye dönüşlerle örülü çarpıcı kurgusu ve
tekinsiz müziğiyle buluşunca, ufak çaplı bir depresyon atlattım. Bir
belgeselden alınmış, atom bombasının yol açtığı felaket görüntülerini hazmetmem
epey zaman alacak. Tam unuttum sanırken
karşıma çıkan bir fotoğraf ya da başıma gelen herhangi bir olay Riva’nın da
dediği gibi o görüntüleri yeniden çağrıştıracak. Ve bir gün, elbet bir gün
tamamen hafızamdan çıkacak…
Film, “hafıza bir insanın canını ne kadar acıtabilir?” sorusunu
odağına alarak ilerliyor. Hiroşima’ya savaş bittikten 14 yıl sonra barış konulu
bir filmde rol almak için gelen Fransız aktris, çekimlerin son gününde Japon
bir mimara aşık oluyor. İkili kuytu bir otel odasında sevişiyorlar. Hatta film
atom bombasının kurbanlarının parçalanmış, küle bulanmış gövdelerinin ardından,
yatakta uzanmış yatan ikilinin çıplak bedenlerini ekrana getirerek açılış
yapıyor. Felaket görüntülerine Fransız aktrisin sözleri eşlik ediyor:
“Hiroşima’da her şeyi gördüm diyor.” Gördüklerini anlatıyor... İkisinin de
mutlu evlilikleri, çocukları var, ama bir otel odasında sevişiyorlar. Vay be
diyoruz, demek ki Hiroşima edepsiz bir aldatmaca esnasında, güpegündüz bir otel
odasında küstahça da konuşulabiliyormuş...
Sonrasında, bu adamın Fransız aktrise geçmişi
çağrıştırdığını anlıyoruz. Ve belleğin acımasızlığıyla tanışıyoruz. Kadın
unuttuğunu sandığı geçmişini bir daha görmeyeceği bu adama tek tek anlatıyor.
Dağınık flashbacklerle, aktrisin savaş yıllarında genç bir kızken, Nevers’de
işgalci Nazi askerlerinden biriyle büyük bir aşk yaşadığını, asker
öldürüldükten sonra da delirdiğini ve ailesi tarafından mahzene kapatıldığını
öğreniyoruz.
Adeta Hiroşima’da atom bombasının patlaması sonucu yaşanan 'kitlesel acı' ile bu kadının kendi içinde yaşadığı 'kişisel acı' birbirine koşut
ilerliyor. Her ikisi de yıkımın ardından yeniden yaratımı yaşıyor ve tuhaf bir
biçimde toparlanıyorlar. Pek tabii bu durum yönetmen Alain Resnais’nin marifeti
ve filmin Fransız Yeni Dalganın ürünü olmasıyla açıklanabilir.
Marguerite Duras’nın imgelerle dolu senaryosu, şairane
anlatımıyla birleştiğinde izleyeni büyülüyor. Ağır aksak ilerleyen temposu ve
tokat gibi çarpan replikleri yüzünden onulmaz bir klostrofobiye sürüklenen
seyirci de bu şiirsellik sayesinde filmin sonunu getirmeyi başarıyor. Tabii
Emmanuelle Riva’nın donuk bakışlarının da mahareti yok değil. Kendisini 2012
yılında da “Amour”da seyretmiştik. Asaletini muhafaza ederek ne de güzel
yaşlanmış öyle…
Filmin kurgusu ve sembolik metni nedeniyle kolay bir
seyirlik sunmadığını kabul etmek gerek. Ancak bir kere kendinizi akışına
bırakırsanız, hayran olmamanız için hiçbir sebep yok. Hatta depresif ruhunu
bile sevebilirsiniz, nitekim böyle filmlere de ihtiyacımız var!
19 Temmuz 2015 Pazar
Thelma & Louise
Yol, yolculuk, dostluk üzerine kurulu sürükleyici bir film arıyordum uzun zamandır. Sürüklenmek, kaybolmak, hiç gitmediğim ıssız bir yerde bulunmak istiyordum. Ridley Scott’ın filmi ilaç gibi geldi. Thelma (Geena Davis) ve Louise (Susan Sarandon)’in üstü açık yeşil arabasının arka koltuğunda buldum kendimi. Mutsuz ve güvensiz iki Amerikan kadının el ele, diz dize, dudak dudağa, güçlü kuvvetli hükümet gibi kadınlara evrilişine şahit oldum. Gözlerimin önünde kurtuldular sorunlarından. İçlerinde bastırdıkları her ne varsa gözlerimin önünde dışarı çıkarttılar… Fena mı oldu? Bu vesileyle blogun tozlanmış filmler köşesinin tozlarını da hafiften üfledim hem.
20 Nisan 2015 Pazartesi
Bette vs. Joan : What Ever Happened to Baby Jane?
İşte şöhret hırsının insan yaşamı üzerindeki tesirlerini
irdeleyen bir klasik daha! What Ever Happened to Baby Jane? Hitchcockvari
gerilimi, üzerine karabasan gibi çökmüş gizemi ve ters köşe yapıp şaşırtan
finaliyle eksiksiz-gediksiz bir başyapıt... Aynı kandan iki düşmanın, Hudson Kardeşlerin hikayesi, bir
gösteride alkışlar eşliğinde başlamakta ve yıllar yıllar sonra bir yaz günü,
kumsalda üzerlerine dikilmiş meraklı gözlerle son bulmakta. Filmin giriş ve sonuç
bölümündeki ilgi odağı Jane Hudson, şöhreti çok küçük yaşta tatmış, babasıyla
beraber yaptığı gösterilerde “Baby Jane”
sıfatıyla halkın gözbebeği olmuştur. Yetenekli bir çocuktur, bir hayli de
şımarıktır. Bu sırada hemen hemen aynı yaşlardaki kız kardeşi Blanche Hudson
ise çocukluğunu silik ve içine kapanık bir biçimde, onu sahne arkasından
izlemekle yetinerek geçirmektedir. Elbette ki kız kardeşinin el üstünde
tutulması, babasının bile Jane’i kayırması, hatta Jane’in onu eziklemesi
Blanche’in psikolojisini kötü etkilemekte, henüz küçücük bir kız çocuğu
olmasına rağmen, bir gün büyüyüp Jane’den daha fazla sevilen bir insan olmanın
hayalini kurmaktadır. Gel zaman git zaman Blanche’in hayalleri gerçek olur…
Jane, çocuk yaşta eriştiği ünü, başarıyı gençlik döneminde kız kardeşi
Blanche’e kaptırmıştır. Artık devir Blanche’in devridir. İstediği her filmde
oynuyor, güzelliğiyle ve yeteneğiyle fırtınalar estiriyordur. Jane ise birbiri
ardına çektiği filmlerdeki başarısız performansı yetmezmiş gibi, alkol
bağımlılığıyla da halkın gözünden düşmüş ve ayıplanmıştır.
13 Nisan 2015 Pazartesi
Perde Açılıyoooooor...
Nihayet "Tozlanmış Filmler Köşesi" bölümünün perdesini "All About
Eve" ile açıyorum. Bu bölümde geçmiş yıllarda izlemeye fırsat bulamadığım, henüz
keşfedebildiğim filmleri yad etmeyi planlıyorum (ve o kadar çoklar ki...). Umarım okurken keyif
alırsınız... Sinema tarihinin kilometre taşlarından biri All About
Eve. Tam anlamıyla bir oyunculuk resitali diyebiliriz. Evet, bir sinemasever
olarak bu resitali izlemek için epey geç kaldım, farkındayım. Ama bugün, bu
utanç duvarımı yıkıp, All About Eve’e methiyeler düzmenin vaktinin geldiğine
inanıyorum.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)













