Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Tiyatro etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Şubat 2016 Perşembe

Müzik Kutusundan Sanrılar 7: Anna Karenina


Tolstoy’un başyapıtı Anna Karenina’yı yeni bitirdim ve bu muhteşem Rus klasiğini  nihayet tamamlamanın verdiği coşkuyla bugün blogda 2012 sinema uyarlamasının enfes müziklerine yer vermek istiyorum. Kamera arkasında Joe Wright’ın yer aldığı, Anna rolünde Keira Knightley’i izlediğimiz bu filmi pek sevmiştim. Şimdi uyarlandığı şaheserle tanıştıktan sonra bir nebze yavan geliyor elbette, ama ben yine de toz konduramıyorum. İhtişamlı, hınzır, baştan çıkarıcı bir adaptasyondu bu. Özellikle tüm hikayeyi tiyatro sahnesine indirgemesi ve muzip ama zararsız bir alaycılıkla sekans geçişlerini kurmasıyla gönlümü fethetmişti. Anna’nın içine düştüğü ağır bunalım ve muğlaklığın halet-i ruhiyesiyle, dönemin Fransız özentisi Rus sosyetesinin lüks yaşantısını ve ahlak anlayışlarını da gayet güzel harmanladığını düşünüyorum. Ama tabii ki en büyük başarısı da prodüksiyon dizaynı ve müzikleriydi, bunu kimse inkar etmeyecektir herhalde. Bilenler bilir, Dario Marinelli imzalı bu müzikler filmin ruhumuzda uyandırdığı hayranlığı maksimum seviyeye ulaştırmıştı. Özellikle Anna ile Vronsky’nin dans ettiği sahnenin fonunu oluşturan “Dance with Me” isimli besteyi ve o muazzam sahneyi tırnak içinde hatırlatmak gerek:

29 Aralık 2015 Salı

Macbeth


Avusturya'lı yönetmen Justin Kurzel'in nev-i şahsına münhasır Macbeth yorumu, güzelleşebilmek için son çare makyaja umut bağlamış çirkin bir kadın gibi. Ağdalı, allı pullu görüntüler, geniş açı çekimleri ve yavaşlatma efektleriyle şaha kalkmış sinematografi iyi hoş da, dışının müzeyyenliğini içinde bulmak zor. Shakespeare gibi bir dahinin yüce kaleminden dökülen ve yüzyıllarca yaşanırlığını, işlerliğini muhafaza eden bu müstesna satırlar böylesi yavan, kasıntı, bölük pörçük bir uyarlamayı hak etmiyor kesinlikle. Elinin altında bu kadar malzemesi bol, gücünü repliklerinin keskinliğinden alan şanlı şaheser bulunan bir yönetmen, nasıl olur da anlatım yönünden kısırlaşıp ruhunu yitirerek, görsel efektlerin ve destansı borazan seslerinin ardına saklanıp küçük dilini yutar anlamıyorum ben. Bu, Shakespeare'in ölümsüz trajedisine sadık kalıp, metnini saygıyla aynen sinemaya aktarmak değil bence; bu Macbeth'i sindirememek, yaratıcısını rahatsız edip ruhunu çağırmak, gelmeyince de anladığı kadarıyla şiirsel dokuyu bozmadan bir seyirlik oluşturmak. Anlamadığım bir diğer konu da Lady Macbeth rolü için Fransız aktris Marion Cotillard'ın tercih edilmesi. Şayet bu bir Fransız filmi olsaydı eğer, ana dilinde oyunculuğunun doruklarına rahatça çıkabilirdi pek sevdiğim aktris. Fakat burada özellikle uzun monolog sahnelerinde aksanlı İngilizcesi bariz sırıtıyor yani. Filmin yıldızı Michael Fassbender ise gayet başarılı bir performans sergiliyor bu aşikar, ama filmin kasvetvari sıkıcılığını kurtarmaya yetmiyor ne yazık ki... Kurzel'in göstermelik, burnu büyük bir sanatçı havasıyla sunduğu Macbeth'i de, göz göre göre tarihteki başarısız isimdaşlarının arasına gömülüyor; hem de ardından bir hayır duası okuyanı bile olmadan...  
 (C+)

18 Ağustos 2015 Salı

Aşk ve Nefret: Who's Afraid of Virginia Woolf?

Modern Tiyatronun en iyi oyunlarından biri olarak kabul edilen Who’s Afraid of Virginia Woolf? (Kim Korkar Hain Kurttan)’un sinema uyarlamasını henüz izleyebildim. Öncelikle Edward Albee’nin kaleminden çıkmış zekice diyalogları ve ince göndermeleri şahane bulduğumu peşin peşin söyleyeyim. Aslında Adem ile Havva’dan beri var olan bir durumun, aşk ile nefret arasında gidip gelmelerin öyküsü bu. Evlilik müessesi, cinsellik, Amerikan rüyası, ahlak, aile ve toplum yapısı gibi konularda incelikli laflar ederken, ironilere başvurmayı da ihmal etmeyen bir seyirlik. Drama olarak sunulmuş olsa da film boyunca attığım kahkahaların haddinin hesabının olmadığını söylemek isterim. Özellikle ilk yarısı günümüz sitcomlarına taş çıkartır cinstendi.  

13 Nisan 2015 Pazartesi

Perde Açılıyoooooor...

Nihayet "Tozlanmış Filmler Köşesi" bölümünün perdesini "All About Eve" ile açıyorum. Bu bölümde geçmiş yıllarda izlemeye fırsat bulamadığım, henüz keşfedebildiğim filmleri yad etmeyi planlıyorum (ve o kadar çoklar ki...). Umarım okurken keyif alırsınız... Sinema tarihinin kilometre taşlarından biri All About Eve. Tam anlamıyla bir oyunculuk resitali diyebiliriz. Evet, bir sinemasever olarak bu resitali izlemek için epey geç kaldım, farkındayım. Ama bugün, bu utanç duvarımı yıkıp, All About Eve’e methiyeler düzmenin vaktinin geldiğine inanıyorum.

23 Ocak 2015 Cuma

Birdman or (Unexpected Virtue of Ignorance)


Atmaca (ya da Cahilliğin Umulmayan Erdemi)

Alejandro González Iñárritu sineması hakkında ahkam kesecek değilim. Kendisinin bundan önceki 3 filmini de izlemedim henüz. Birbiriyle alakasız olaylar ve insanlar arasında ustaca kurduğu bağ ile meşhur Meksika’lı yönetmen. Birdman, kimilerine göre filmografisinin en iyisi ve en farklısı kabul ediliyor. En iyisi midir bilemem ama farklı bir film olduğu kesin. Hakkını vermek lazım. Çünkü ahım şahım bir senaryoya sahip olmamasına rağmen üslubuyla seyirciyi etkilemeyi, içine çekmeyi başarıyor. Bunu da yönetmenine borçlu elbette. Inarritu’nun kamera arkasında soluğunu net bir biçimde hissedebiliyoruz. Birdman’in üzerine bayağı bir kafa yorulmuş, emek harcanmış belli. 9 dalda aldığı Oscar adaylığı da bu kadar emeğin mükafatı olmuş. Alışılmışın dışında bir sinema dili var Birdman’in. Tek plan çekimleri sayesinde izleyiciye sanki kuliste oyuncuların arasında dolaşıp, onları gözetliyormuş hissi veriyor. Oyuncuların abartıya kaçmayan performansı da bu hissi kamçılıyor. Yabancı bir sofrada afiyetle yenilen, farklı ama lezzetli bir tat adeta! Hele ki bu ziyafette bize eşlik eden Antonio Sanchez’in müzikleri de doyumumuzu arttırıyor.

Konudan bahsedecek olursak… Bir zamanlar canlandırdığı süper kahraman kararakteriyle (Birdman) insanların gönlünde taht kurmuş, şöhretin tadına varmış, yıllar sonra ise çıktığı zirveden ve gözlerden daha mütevazi bir mevkiye: Broadway sahnesine düşmüş, unutulmuş bir aktör olan Riggan’ın, hayatından duyduğu memnuniyetsizliğe ve maziye geri dönme hevesine odaklanıyor film. Riggan, Birdman’le öylesine bütünleşmiş ki, baştan sona kadar onların hesaplaşmasına tanık oluyoruz. Aslında Riggan’ın geçmişiyle yüzleşmesi bu.