Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Gençlik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

21 Aralık 2016 Çarşamba

American Honey


Ben bu dünya umurlarında olmayan, çok sevdikleri asi gençliklerini uyuşturucu ve alkol batağında tüketen, "vuhhuu genciz, eğleniyoruz, hayatımızı yaşıyoruz"cu tayfaya katiyen tahammül edemezdim aslında. Nasıl oldu bu film beni bu kadar avucunun içine aldı da 163 dakika boyunca gıkımı çıkarmadan seyrettim anlayamıyorum. Daha önce izlediğim filmlerin büyük çoğunluğu Amerikan alt sınıfı gençlerini yukarıdan bakarak yargılama peşindeydi. Bendeki bu algının sebebi bu filmlerin empoze ettiği normlar olabilir. Belki hayatımda ilk kez onlarla kendimi göğüs hizasında hissettim ve onlardan biri olmanın sandığımdan çok daha güzel olabileceğini kavradım. Belki de şu sıralar tıpkı onlar gibi her şeyden uzaklaşmaya, hiçbir mekana, hiçbir insana bağlı ve bağımlı kalmadan günler - haftalar geçirmeye ihtiyacım var. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da bu filmin algılarımı değiştirdiğidir. Kendin gibi olan insanların hikayelerini ya da ortak değer yargısına sahip olduğun, ortak amaçlar paylaştığın karakterlerin yer aldığı filmleri beğenmek kolay; asıl mesele ön yargıyla yaklaştığın bir kesimin öyküsünü sevebilmekte. Sadece bu yüzden bile Andrea Arnold'u alkışlayabilirim. Kaldı ki o American Honey ile bunların çok daha ötesinde hissel ve biçimsel bir başarı da yakalamış. Adımlarını sağlam atan, yer yer aynı hedefi nişan alsa da kesinlikle ıskalamayan anlatısını, işlevsel müziklerle, şiirsel video klip estetiğiyle ve provasız oyunculukların şeffaf samimiyetiyle taçlandırmış. Film boyunca, diyar diyar dolaşıp artık kimselerin okumadığı dergileri satarak gününü kurtarmaya bakan bir minibüs dolusu yitik gencin ölgün hayallerini dinliyorsunuz. Hikayenin merkezinde de genç bir kız var: Star (Sasha Lane). Star'ın bu gruba katılışı bir kaçış esasen. İzbe bir viranede geçen, yokluk, yoksunluk hatta cinsel istismarla bile sınanan yaşamından ardına bakmadan uzaklaşmak istiyor Star. Nereye, nasıl gideceğinin hiçbir önemi yok. Yeter ki içkisini yudumlayabileceği, arada dans edebileceği dertsiz tasasız bir yer olsun. Kaybolsun. Aidiyetsizlik, yersizlik, yurtsuzluk, amaçsızlık bunlar da mühim değil, yüzün nerede gülüyorsa orası senin cennetindir. Umutsuz topraklarda aşkı da bulan Star öyle güzel özgürleşiyor ki bu yolculuk sayesinde, bir müddet sonra kendini Amerika gibi hissetmeye başlıyor. En az Amerika kadar serbest ve özel, Amerika gibi gözde ve büyüleyici... Arnold odağına aldığı gençleri yaşam tarzlarından müzik zevklerine kadar seyirciye tanıtmakla kalmıyor, onları sevdiriyor da. Üstelik minibüsün uğradığı kentlerden paylaştığı fotoğraflar vesilesiyle, bugün görmezden gelinen alt sınıf özelinde Amerikan rüyasının nasıl suya düştüğüne, sınıflar arası ekonomik uçurumun varlığına ve hayallerin parayla satın alınabilirliğine dair çarpıcı kesitler de sunuyor. Lady Antebellum'un filme adını veren parçasının çaldığı ve tüm minibüsün hep bir ağızdan şarkıya eşlik ettiği harika sahne için ise diyecek söz bulamıyorum, sizin de içinizi ısıtacaktır muhakkak...  (A-)

21 Aralık 2015 Pazartesi

Mistress America


Mistress America benim için Baumbach & Gerwig ikilisinin bir diğer filmi Frances Ha gibi özel bir film. Özel, içten ve içimden… Tevekkeli değil, kendimden bir şeyler bulmayı bekliyordum zaten de, hemen açılış sahnesinde naklen hatıralarımı izleyeceğim aklıma gelmezdi tabii. O şaşkınlığımı hala üzerimden atabilmiş değilim, tesadüfün de bu kadarı... Tracy(Lola Kirke)'nin valizi elinde ilk kez yurt odasının kapısından içeri girdiği sahneyi kastediyorum. Saçma gelebilir ama aynısını yaşadım, yani üniversiteyi kazanıp yurt odasına bavulumla yerleşmek için yorgun argın ve yeni hayatın heyecanıyla adımımı ilk attığımda benim de karşılaştığım manzara tıpatıp aynıydı, ve bu kişisel bir his, inanın tarif edebilmem mümkün değil. İnsanın izledikleri karşısında “aaa evet benim de başıma gelmişti” ya da “çok doğru tespit, karşılaşmıştım” şeklinde tepkiler vermesi o seyirliği yaşanır ve samimi kılıyor. Baumbach’ın bütün filmlerinde bu akraba ya da yakın arkadaş hissiyatı mevcut, insanın içini ısıtıyor. Bütün o adaptasyon sorunları, özgürce kurduğun hayallerin gerçeklerle çarpışarak kısıtlanması, insanlar tarafından anlaşılmama gibi durumlar, popüler olma hevesleri, yüksek tansiyonlu gelecek kaygıları çok tanıdık gelmedi mi size de? Noah Baumbach en başarılı ürünlerini hayat arkadaşı Greta Gerwig’le direksiyonun başına geçtiği iki filmde verdi bana kalırsa. Bu iki filmi de kendi genç-yetişkin buhranlarıma yetiştirdikleri için müteşekkirim kendilerine. Bu kadar beğenmemin sebebi kesinlikle kurduğum bağlar.


20 Kasım 2015 Cuma

Mustang


Gittiği hiçbir festivalden elleri boş dönmeyen Deniz Gamze Ergüven, Türkiye’de kadın olmanın çilesine bayağı bir “Fransız” kalmış anlaşılan. İlk filmi Mustang yurtdışında çok sevildi, hatta Fransa tarafından “En iyi yabancı film” dalında Oscar’a aday gösterildi, Türkiye’de ise izleyenleri ikiye böldü. Bir taraf, filmi kadınlık meselesini böylesine cesur şekilde ele aldığı için baş tacı yaparken;  diğer taraf  gerçekleri yansıtmadığı ve Türkiye’yi dünyaya kötülediği için yerden yere vuruyor. Karadeniz’de küçük bir kıyı kasabasında ailelerini kaybettikleri  için on yıldır babaanneleri ve amcalarıyla birlikte yaşayan 5 kız kardeşin hikayesine odaklanıyor Mustang. Adını da Amerikan çayırlarının yabani,  özgür atlarından alıyor. Saçlar bu yüzden salınmış, beyhude bir serbestlikle dalgalanıyor alelade. Kızların dizginlenememesi bu yüzden… 

Peki ya filmin yanlışı ne?... Karadeniz’de 13 bin nüfuslu bir sahil kasabasında yaşayan ve iki genç kız kardeşi olan bir insan olarak filmde gördüklerim bana bir hayli “yabancı” geldi açıkçası. Beş kız kardeş de, onların muhafazakar aileleri de, yaşadıkları da, adetleri, gelenekleri/görenekleri de Türkiye’ye yabancı gerçekten. "Yabancı" ne denli doğru bir tabir tartışılır elbette, "karikatürize" veya "yama" demek daha doğru olur sanırım. Gerçekleri anlatıp, farkındalık yaratmak amacıyla çıktığı yolda, şaşırıp açıklar vermeye başlıyor Mustang. Açıklarını da ayakları yere sağlam basmayan karikatür karakterler ve "Yaprak Dökümü" dozunda art arda patlayan skandal hikayelerle yamamaya çalışıyor. Yani benim çevremde de muhafazakar insanlar var. Benim yaşadığım kasabanın da yüzde ellisi ampule tapıyor, sahiden yobaz, bağnaz insanlar. Ama böyle de değiller yahu… Kız isteme sahnelerindeki oldu bitti durumu, kızların zırt pırt bakire mi değil mi diye acil servise kontrole götürülmesi, kızlardan birinin doktora “dünyadaki herkesle yattım” demesi, bok rengi elbiseler dayatmasının avamlığı, gündüz vakti herkesin içinde arabada sevişme olayı… ne bileyim çok “seyircinin gözüne gözüne sokalım”dı. Yani dur bakalım daha nasıl bir sahne yapabiliriz de izleyenlere “Türkiye’de kadınların eşyadan farkı yok, burası kaka bir ülke” imajını geçirebiliriz diye düşünülmüş, ucuz zorlama sahnelerdi birçoğu. Sadece bunlar da değil, diyaloglarda özensizlik, sevinç/keder gibi duygu patlamalarında da yapaylık göze batıyor. Hem bu kızlar (10 – 17 yaş aralığındalar) madem ki 10 yıldır böyle baskıcı insanların arasında yaşıyorlar, nasıl bu kadar cesaretli olabilirler ve cinsellik konusunda bunca tecrübeyi hangi ara nereden edindiler, anlayamıyorum ben.


Elbette nihayetinde bir film bu, gerçekleri yansıtmak mecburiyetinde değil kesinlikle. Ama rahatsız olduğum nokta Deniz Gamze Ergüven’in gittiği her yerde “maalesef Türkiye’de durum böyle, kendi gözlerimle gördüm”  gerzekliğini yapıp, bunun ekmeğini yemesi. Yoksa Türkiye’yi dünyaya yobaz, baskıcı ve gerici olarak tanıtması umrumda bile değil. Ki zaten yobaz bir ülkede yaşıyoruz hakikaten, inkar etmiyorum gün gibi ortada bu durum. Yani kadın haklarının esamesinin dahi okunmadığı, kadınların herkesin içinde kahkaha atmasının, hamile kadının sokağa çıkmasının hoş karşılanmadığı, namusun kadınların bacak arasına özgü olduğu bir ülke burası. Nelerini gördük biz senelerce…

Aslında görsel açıdan da şık Mustang. Çıkış noktası ve müzikleri de hoşuma gitti, ama dediğim gibi senaryosu da biraz özenli olsaydı keşke… Her şeye rağmen filmin cesaretini de takdir ediyorum ben. Türkiye’de artık bu meselelere eğilen, odağında ve kamera arkasında kadınların olduğu filmleri görmek istediğim için de notunu sinsice hakkından yüksek veriyorum.  (B-)


22 Eylül 2015 Salı

Me and Earl and the Dying Girl


"Me and Earl and the Dying Girl" hoş bir büyüme anlatısı. Kalp ısıtan, birazcık da kıran bir anlatı bu ama… Tıpkı Whiplash gibi Sundance Film Festivali’nde çok sevilmiş, Jüri Büyük Ödülü ve Seyirci Ödülleri ile evine dönmüş filmin yönetmen koltuğunda Alfonso Gomez-Rejon oturuyor. Senaryoyu ise Jesse Andrews, aynı adlı romanından yine kendisi uyarlamış. Bu yılın en iyi bağımsızlarından biri kabul edilen filmi çok, çok beğendim! Henüz yarım saat kadar önce bitirdim ve şimdi kısacık da olsa sıcağı sıcağına konusundan bahsetmek istiyorum... 

Greg (Thomas Mann) 17 yaşında, lise sona gidiyor. Tam bir ergen! Sosyalleşmeyle ilgili problemleri var (hangimizin olmadı ki o yıllarda). Ebeveynlerine bile güvenmediği için okuldan kimseyle yakın ilişki kurup arkadaş olma taraftarı değil. Sıkıcı ve dağ sıçanına benzeyen bir suratı olduğunu düşünüyor. Tek derdi hiçbir belaya karışmadan, kimseyle sorun yaşamadan görünmez bir tip olarak liseyi bitirmek. Hayattaki tek arkadaşı ise Earl (RJ Cyler). Pardon iş arkadaşı demeliydim. Greg ve Earl izledikleri filmlerden esinlenerek birbirinden abuk filmler çekiyorlar. Çocukluklarından beri düzinelercesini çekmişler. İşte bu, son çektikleri filmin hikayesi esasında. Hikayeyi de Greg’in ağzından dinliyoruz. Bu filme yön veren esas kız ise Rachel (Olivia Cooke). Rachel hayat dolu. Rachel şakacı. Rachel eğlenceli. Rachel makaslarla oynamayı seviyor. Rachel kanser hastası… Greg annesinin zoruyla tanışıyor onunla. Greg’in şapşallığı,  gerzekliği Rachel’a; Rachel’in neşesi ve zekası ise Greg’e çok ama çok iyi geliyor. Tabi bir de Earl’ün mantığını ve boş boğazlığını saymadan olmaz…  Üçü arasındaki altı ay süren arkadaşlık görülmeye değer. Nasıl da sakinleştiriyorlar birbirlerini… nasıl da güzelleştiriyorlar… Tabii işler sarpa sarsın da yönetmenimizin anlatacağı bir derdi, kahramanlarımızın ve biz seyircilerin de dökeceği gözyaşları olsun.  Dert değil… 

19 Ağustos 2015 Çarşamba

Müzik Kutusundan Sanrılar #2

............Şimdi biz genç miyiz, yetişkin mi?............


Büyümek, birey olabilmek ne zormuş arkadaş!.. Üniversite bitimindeki kutsal boşluktayım nicedir. Çırpınıyorum çırpınıyorum elime hiçbir şeyin geçtiği yok. Hayat elimdekileri almadan yeni bir şey vermeyecek anlaşılan. Masumiyetimi, hayallerimi almak istiyor; ben de Frances gibi başkaldırmak için çabalıyorum.  

5 Ocak 2015 Pazartesi

Obvious Child


Arada yalpalayarak da olsa kendi ayaklarının üzerinde durmaya çalışan, aşkta ve arkadaşlıkta dikiş tutturamayan, eğlenceli gençleri anlatan filmlere bayılıyorum. Geçen sene izlediğim Frances Ha’ya hayran kaldığım gibi benzer temayı işleyen Obvious Child’ı da sevdim... Kendi hayatını paylaşarak bir barda stand up yapan ve geçimini böyle sağlayan deli dolu genç bir kızı, Donna’yı anlatıyor film. Donna, aldatılıyor/terk ediliyor, sonrasında yaşadığı ufak çaplı bir bunalımın ardından teselliyi yabancı bir erkekte arıyor. Zilzurna sarhoş olduğu tek gecelik bir ilişki sonrası da talihsiz bir şekilde hamile kalıyor. Bundan sonra Donna’ya körün taşı gibi çarpan bu plansız hamileliğin yaşattığı ruhsal sanrıları ve onun bu durumdan kurtulmak için sarf ettiği çabaları izliyoruz. Başlarda annesinin oldukça yapay gelen soğuk nutukları da Donna’nın hamile olduğunu ona anlatmasıyla daha bir anlam kazanıyor ve o andan sonra anne-kız insanın içini okşayan daha sıcak bir profil çizmeye başlıyor.

Özellikle, Donna’nın arkadaşıyla birlikte hamilelik testini yaptıktan sonra sonucu beklediği 2-3 dakikalık sekans (Donna’nın beyin şovu!) muhteşemdi. Film boyunca en fazla güldüğüm ve eğlendiğim sahneydi o.


Obvious Child’ın sahip olduğu en değerli mücevher: Jenny Slate. O kadar samimi o kadar içten canlandırmış ki, sempatikliğiyle kendine hayran bırakıyor. Sizi bilmem ama ben sorumsuzluğuna rağmen Donna gibi çatlak bir arkadaşım olmasını isterdim açıkçası. Çok eğlenceli bir tip. Başına gelen en büyük sorunda bile etrafına pozitif enerji saçabiliyor. Onun kendini izleyiciye bu kadar sevdirebilmesi de Jenny Slate’in başarısı zaten. Nasıl olur da en azından Altın Küre Ödüllerinde En iyi komedi kadın oyuncusu dalında adaylık alamaz anlayamıyorum. 

Neyse...

Sadete gelirsek, Obvious Child tam manasıyla bir komedi olmasa da, paçalarından mizah akan, insanın içini ısıtan eğlenceli bir film.


Puan: (B+)