Edebiyat Uyarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Edebiyat Uyarlaması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

12 Ekim 2017 Perşembe

Call Me by Your Name


1983 yazı, Kuzey İtalya. Elio ve Oliver... Perdeye sığmayıp seyircisinin gönlüne taşınan ve orayı pelteye çeviren nazenin bir aşk öyküsünün iki başkahramanı onlar. Sahi, neydi aşk? Bütün mantıkların ve ahlaki teamüllerin uzağında en saf duyguların peşinden gidip sevgiliye sarılma, onu öpme, sadece onunla birlikte olma özlemi miydi? İkiyken ve ayrı ayrı mutsuzken bir ömür boyu yekpare ve mutlu kalma arzusu muydu yoksa? Belki de basitçe sevgilinin elinden iştahla yenilen kutlu bir meyveydi o. Dudağın kenarından suyu akan tatlı yumuşak bir şeftaliydi belki, vuslatı çağrıştıran... Yaz geri gelsin, şeftaliler olgunlaşsın ve biz dalından koparıp yine yiyelim. Ağustos böcekleri yeniden ötüşsün etrafımızda. Meltem rüzgarları ılık ılık esip ruhumuzu okşamaya devam etsin. Akşam yemekleri hafif bir müzik eşliğinde bahçede yenilsin, yavaşça ve huzurla. Nehre yüzmeye tekrardan gidilsin. Islak bedenlerimiz birbirine değsin ağaçların altında. Ve biz yeniden ilk aşkın rüzgarına kapılıp sarhoş olalım, bile isteye yine ve yeniden bir akarsu gibi birbirimize karışalım. Yine ve yeniden. Elio ve Oliver gibi sevdiğimizi kendi adımızla çağıralım... Aşka ve diğer birçok güzelliğe inancımı yitirdiğim, kuruyup taş kestiğim, mutsuz, hayalsiz bir insancığa dönüştüğüm bu dönemde sinema salonunda büyüleyici bir deneyim yaşatıp beni ölüm uykusundan uyandırdığı için Call Me by Your Name'e şükran borçluyum. İzlediğim günden beri midemde kelebekler uçuşuyor ve hala kıpır kıpırım. Aslında çok fazla şey söylemeye gerek yok. Son yılların en iyi queer sinema mahsulü bu, hatta en iyi aşk filmi desek yerinde bir tespit yapmış oluruz. Arttırıyorum, hatta ve hatta son yılların en iyi, en değerli filmi var karşımızda. I am Love ve A Bigger Splash gibi filmleriyle sevdiğimiz yönetmen Luca Guadagnino harika bir duygu dinamiği yakalamış. Çok içten ve çok masum. Müthiş bir sinemasal haz ve zarafetle işlediği her bir sahne tablo gibi adeta. Aşka gelip hislenmemek inanın mümkün değil. Yetmiyor, candan bir baba monologuyla midenize bir yumruk indirip, finaldeki şömine sahnesinde de sizi ebedi hüzne boğarak kalbiniz kırık bir biçimde rutin hayata geri uğurluyor. André Aciman'ın aynı adlı romanından uyarlanan Call Me by Your Name vuslata erememenin, içte kalan ukde ile acıyı unutmak yerine onu ağırbaşla karşılayıp sindirerek büyüyebilmenin anlatısı. Ailesiyle beraber yaşayan 17 yaşındaki müzisyen bir delikanlı (Elio - Timothée Chalamet) eve misafir gelen doktora öğrencisi genç bir adama (Oliver - Armie Hammer) karşı önce duygusal sonra da tensel bir arzu duymaya başlıyor. Gittikçe şiddetlenen hislerinin karşılıksız olmadığı anlaşılınca bu arzular zaman içinde kırılgan bir sevdaya evriliyor. İkili arasında vuku bulan yaz aşkı tüm katmanlarıyla en elzem ve en samimi anları sunularak sahici bir tematikle perdeye yansıtılmış. Elio'nun kendini keşfediş serüveni de güzelce araya serpiştirilmiş. Guadagnino'nun çarpıcı gözlemleri Chalamet'in yeteneğiyle buluşunca onun ilk heyecanı adeta gözlerimizin önünde ete kemiğe bürünüyor. Ben uzun zamandır enerjisini bu denli geçirip seyirciyi ekranın içine vakumlamayı başarabilen bir film izlememiştim. Resmen gri dünyanızdan çıkıp o sıcacık iklime gidiyor ve 2 saat boyunca Elio ile Oliver'ın peşine takılıp keşfe çıkıyorsunuz. Kah rengarenk dökümlü gömlekleri sırtınıza geçirip dans ediyorsunuz, kah kendinizi serin sulara bırakıp onlarla birlikte gündüz düşlerine dalıyorsunuz. Film hiç bitmesin, bir ömür boyu o yaz mevsiminde kalalım, olmaz mı? Düşten uyandığınızda o özel yaz, kara kışa dönmüş olacak çünkü. Şöminenin başında içine içine ağlayan Elio'yu göreceksiniz. Onu teselli edecek cümleler bulamayacaksınız belki, ama sıkı sıkı sarılıp onunla beraber ağlayabilirsiniz. İyi gelecektir diye düşünüyorum. Eve döndüğünüzde Sezen Aksu'dan Küçüğüm'ü de dinleyebilirsiniz Elio'yu özledikçe...

"Ne kadar az yol almışım, ne kadar az yolun başındaymışım meğer.
Elimde yalandan, kocaman, rengarenk, geçici oyuncak zaferler...
Küçüğüm, daha çok küçüğüm..." 



13 Ekim 2016 Perşembe

The Handmaiden


Hakkında ahkam kesecek kadar hakim değilim Chan-wook Park sinemasına. Handmaiden'ın başına Güney Kore'li yönetmenin daha önceki işlerinden bihaber oturdum. Türlü iç çekmelerle, bi'hayli şaşkınlıkla, az biraz da göz devirmeyle tamamlayıverdim filmi. Beğenmedim diyemem kesinlikle, ama haddinden fazla uzun süresiyle (tam iki buçuk saat) bir ara baygınlık da geçirmedim değil hani. Ben bol entrikalı, sürprizsiz bir romans izlemeyi beklerken, film ilginç şekilde karanlık ve baş döndürücü bir lgbt seyirliğine evrilerek ters köşe yaptı. İyi de oldu, mükemmel bulmasam da farklı ve özgün bir film izlemenin tadı var şu an damağımda. Bunun itişiyle kısaca hikayemizden bahsedip kaçacağım şimdi.

Efendim, 1930'ların başında Japon işgali altındaki Kore'de bir malikanedeyiz. İnce ruhlu, kırılgan bir Japon leydisi (Hideko) ile onun Kore'li hizmetçisinin (Sook-Hee) peşine takılıyoruz. Bir de miras avcısı beyimiz ile sapık amcamız var tabii (karakter tahlilinin sığlığını lütfen mazur görünüz). Asilzadeyle evlenip mülküne konduktan sonra onu tımarhaneye tıkmak için hizmetçiyle işbirliği yapıyor bu bey. Kızcağızın halası delirip kendisini sakura ağacına asıvermiş zaten zamanında. Amca ise şaibeli fantezileri olan bir koleksiyoner, Hideko üzerinde de baskın bir iradesi var. Bir ara vantuzlu dev ahtapotu da görünce yeşilçamdan hallice bir hikayenin ortasında hissettim kendimi. Ama twist üstüne twist geldi ve olaylar tuhaf bir şekilde boyut değiştirdi. Kartlarını açık oynamaktan özellikle kaçınan bir film bu. Kim saf, kim iyi niyetli, kim şeytan anlamakta güçlük çekiyoruz. Akkoyun - karakoyun hemence belli olmuyor öyle, kuyuların kimin için kazıldığı da muamma. Ama bir dolaplar döndüğünü seziyoruz sürekli. Nitekim ilk twistten sonra aslında hiçbir karakterin o ana dek çizildiği profilde olmadığını anlıyoruz. Ne leydiyi ne hizmetçisini tanıyabilmişiz, ne de amcanın gerçek yüzünü görmüşüz meğer bunca zamandır diyoruz. Tüm olayları başkalarının gözünden, bambaşka perspekftiften yeniden izletiyor yönetmen. Hiçbir şey görüldüğü gibi değildir demeye getiriyor. Diğer yandan da Kore - Japonya hattı ve hanımefendi - hizmetçi ekseninde dönemin güç ilişkileri hakkında çarpıcı anekdotlar da paylaşıyor. Kadın ve erkeğin Kore kültüründeki konumunu da gözler önüne seriyor. Tüm bunların ötesinde entrika ve tatlı sert ritmini katiyen bozmayan ham cinsellik başrolde takdir edersiniz ki. Aşk ve masumiyet ise sürgülü kapıların ardına saklanmış. Yasaklanmış, yok sayılmış birnevi. Ama yine de aşk dediğimiz meret boyun eğmiyor tabii yasaklara. Fingirdemeli orgazmlar, şen kahkahalı ürkek sevişlere dönüşüyor eninde sonunda, şehvet aşka gelip susuyor.   

4 Şubat 2016 Perşembe

Müzik Kutusundan Sanrılar 7: Anna Karenina


Tolstoy’un başyapıtı Anna Karenina’yı yeni bitirdim ve bu muhteşem Rus klasiğini  nihayet tamamlamanın verdiği coşkuyla bugün blogda 2012 sinema uyarlamasının enfes müziklerine yer vermek istiyorum. Kamera arkasında Joe Wright’ın yer aldığı, Anna rolünde Keira Knightley’i izlediğimiz bu filmi pek sevmiştim. Şimdi uyarlandığı şaheserle tanıştıktan sonra bir nebze yavan geliyor elbette, ama ben yine de toz konduramıyorum. İhtişamlı, hınzır, baştan çıkarıcı bir adaptasyondu bu. Özellikle tüm hikayeyi tiyatro sahnesine indirgemesi ve muzip ama zararsız bir alaycılıkla sekans geçişlerini kurmasıyla gönlümü fethetmişti. Anna’nın içine düştüğü ağır bunalım ve muğlaklığın halet-i ruhiyesiyle, dönemin Fransız özentisi Rus sosyetesinin lüks yaşantısını ve ahlak anlayışlarını da gayet güzel harmanladığını düşünüyorum. Ama tabii ki en büyük başarısı da prodüksiyon dizaynı ve müzikleriydi, bunu kimse inkar etmeyecektir herhalde. Bilenler bilir, Dario Marinelli imzalı bu müzikler filmin ruhumuzda uyandırdığı hayranlığı maksimum seviyeye ulaştırmıştı. Özellikle Anna ile Vronsky’nin dans ettiği sahnenin fonunu oluşturan “Dance with Me” isimli besteyi ve o muazzam sahneyi tırnak içinde hatırlatmak gerek:

29 Aralık 2015 Salı

Macbeth


Avusturya'lı yönetmen Justin Kurzel'in nev-i şahsına münhasır Macbeth yorumu, güzelleşebilmek için son çare makyaja umut bağlamış çirkin bir kadın gibi. Ağdalı, allı pullu görüntüler, geniş açı çekimleri ve yavaşlatma efektleriyle şaha kalkmış sinematografi iyi hoş da, dışının müzeyyenliğini içinde bulmak zor. Shakespeare gibi bir dahinin yüce kaleminden dökülen ve yüzyıllarca yaşanırlığını, işlerliğini muhafaza eden bu müstesna satırlar böylesi yavan, kasıntı, bölük pörçük bir uyarlamayı hak etmiyor kesinlikle. Elinin altında bu kadar malzemesi bol, gücünü repliklerinin keskinliğinden alan şanlı şaheser bulunan bir yönetmen, nasıl olur da anlatım yönünden kısırlaşıp ruhunu yitirerek, görsel efektlerin ve destansı borazan seslerinin ardına saklanıp küçük dilini yutar anlamıyorum ben. Bu, Shakespeare'in ölümsüz trajedisine sadık kalıp, metnini saygıyla aynen sinemaya aktarmak değil bence; bu Macbeth'i sindirememek, yaratıcısını rahatsız edip ruhunu çağırmak, gelmeyince de anladığı kadarıyla şiirsel dokuyu bozmadan bir seyirlik oluşturmak. Anlamadığım bir diğer konu da Lady Macbeth rolü için Fransız aktris Marion Cotillard'ın tercih edilmesi. Şayet bu bir Fransız filmi olsaydı eğer, ana dilinde oyunculuğunun doruklarına rahatça çıkabilirdi pek sevdiğim aktris. Fakat burada özellikle uzun monolog sahnelerinde aksanlı İngilizcesi bariz sırıtıyor yani. Filmin yıldızı Michael Fassbender ise gayet başarılı bir performans sergiliyor bu aşikar, ama filmin kasvetvari sıkıcılığını kurtarmaya yetmiyor ne yazık ki... Kurzel'in göstermelik, burnu büyük bir sanatçı havasıyla sunduğu Macbeth'i de, göz göre göre tarihteki başarısız isimdaşlarının arasına gömülüyor; hem de ardından bir hayır duası okuyanı bile olmadan...  
 (C+)

20 Eylül 2015 Pazar

Far from Men


İnsanlıktan uzak tanrıya yakın dağlarda, çatışmalar ve mermi sesleri eşliğinde varoluş muhasebesi yapan “Far from Men” ne olursa olsun hayat yaşamaya değer diye fısıldayarak mesajını seyirciye ulaştırmayı başarıyor...

Cezayir’de gözlerden uzak bir köyün derme çatma sınıfında öğretmenlik yapan Daru’ya (Viggo Mortensen) günün birinde Arap bir suçlu (Mohamed) emanet ediliyor. Daru, Mohamed’i başka bir şehirdeki karakola teslim edecek. Başta bu görevi reddetse de, ikili zoraki şehre ulaşmak için Atlas Dağları’nı aşacakları yolculuğa çıkıyorlar. Yıl 1954. Tam da Cezayirli asilerin Fransızlara karşı ayaklanma başlatıp, bağımsızlık mücadelesine giriştiği zamanlar. Ortalık karışık. Daru, geçmişte Fransız ordusuna hizmet etmiş Endülüs kökenli eski bir binbaşı aynı zamanda. Mohamed ise, hasatını çaldığı için kuzenini öldürmüş saf bir Cezayir köylüsü. Kuzenleri kan davası çıkartıp geride bıraktığı küçük kardeşini öldürmesinler diye karakola teslim olmakta bulmuş çareyi. Birnevi intihar onunkisi, sırf kardeşi onun yüzünden ölmesin diye, eli henüz bir kadın eline bile değmeden, yaşamaktan nasibini almadan kendi ayaklarıyla gidiyor ölüme. Yönetmen David Oelhoffen bu iki karakter üzerinden yarattığı çatışmalarla, yaşam ve ölüm kavramlarına varoluşçu bir yaklaşım getiriyor. İki farklı kültüre mensup, birbirinin zıttı kişiliklere sahip Daru ve Mohamed arasındaki yol arkadaşlığı, savaş arifesindeki Cezayir’de beklenmedik olaylara, iç hesaplaşmalara gebe.

Daru yaşam, Mohamed ise ölüm. Biri öğretmen diğeri öğrenci… Bu Atlas Dağları ikili için özel olarak kurulmuş bir okul oluveriyor adeta. Daru’nun müfredatında yalnızca çocuklara okuma yazma öğretmek yok ki. Onun fıtratında, benlik telaşına düşmüş kalbi katılaşmışlara insanlık ve hayat dersi vermek de var. Daru bunun için başka bir dünyanın ve yolun mümkün olduğunu hatırlatıyor. Mohamed’i ısrarla yaşamaya ikna etmek için çabalıyor. Hem de ölümün kol gezdiği, kana bulanmış o topraklarda… 


David Oelhoffen, senaryoyu Albert Camus’nun “Misafir” adlı öyküsünden uyarlamış. Cezayir doğumlu bir Fransız olan Camus, o yıllarda Cezayir’in bağımsızlık savaşını hiçbir zaman desteklememiş. Bir arada yaşayabilmenin her zaman mümkün olduğunu savunan yazarın kitabını henüz okumadım ancak film bu görüşün izlerini taşıyor. Oelhoffen’ın her iki yakaya da mesafeli olan tarafsız anlatımı film için yukarı bir ivme. Ne işgalci Fransız ordusu ne de isyancı Cezayir asileri övülmediği gibi savaşı eleştirmeyi de ihmal etmemiş yapım. Bir de bu ateş hattının ortasında Daru’ya ‘sen kimsin, kimlerdensin?’ sorusunu yönelterek de izleği genişletmiş. Zira filmde Daru’nun iç hesaplaşmalarını da duyabiliyoruz. İlk sahnede çocuklara kendi ana dillerinde değil de Fransızca olarak Fransa coğrafyası anlatan Daru, Atlas Dağlarındaki yolculuğundan dönüşünde tahtaya ders konusunu hem Fransızca hem de Arapça olarak yazıyor.


Viggo Mortensen “Daru” rolünde oldukça başarılı. Şefkatli, bilgin, idealist bir köy öğretmeni imajını muntazam bir kalibrede oturtmayı başarmış. Filmin sinematografisinin de Albert Camus’ya ve onun varoluşçuluk felsefesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Yaşadığımızı, ‘evrende bir tuz olduğumuzu’ her sahnede hissettik. Atlas Dağları’nın muhteşem coğrafyasını geniş açılarla tanımamızı sağlayan fotografik kareler de enfesti.

6 Ağustos 2015 Perşembe

Tehlikeli İlişkiler: Dangerous Liaisons


Efendim, yeni bir "Tozlanmış Filmler Köşesi" yazısı için karşınızdayım. Dün gece açılış ve final sekanslarındaki muhteşem ahenkle beni benden alan, 1988 yapımı “Dangerous Liaisons”ı izledim, bugünkü konuğumuz da o. Allahım… Böyle filmleri izledikçe sinemaya olan hayranlığım kat kat artıyor. Nasıl ince… nasıl zarif… Film, Marquise Merteuil (Glenn Close)’in makyaj yaptığı sahneyle açılır ve maskesi düşüp, Paris sosyetesinden dışlandıktan sonra gözyaşları eşliğinde makyajını sildiği sahneyle de kapanır. Marquise, şaşalı bir gösteriye hazırlanan tiyatrocu edasıyla yapar makyajını, çevresinde hizmetçileri dört döner. Makyaj ona göre sıradan-rutin bir iş değil, adeta bir seremonidir. Çünkü onun hayatı başlı başına bir gösteridir. 18. Yüzyıl Fransız aristokrasisinin kadınlara sunduğu kalıplar, ona yüklediği roller vardır. Ve o, 15 yaşında girdiği sosyetede seneler sonra rolünün hakkını verip zekasıyla herkesi parmağında oynatmayı gayet iyi bilecektir…