Tolstoy’un başyapıtı Anna
Karenina’yı yeni bitirdim ve bu muhteşem Rus klasiğini nihayet tamamlamanın verdiği
coşkuyla bugün blogda 2012 sinema uyarlamasının enfes müziklerine yer vermek
istiyorum. Kamera arkasında Joe Wright’ın yer aldığı, Anna rolünde Keira
Knightley’i izlediğimiz bu filmi pek sevmiştim. Şimdi uyarlandığı şaheserle
tanıştıktan sonra bir nebze yavan geliyor elbette, ama ben yine de toz
konduramıyorum. İhtişamlı, hınzır, baştan çıkarıcı bir adaptasyondu bu. Özellikle tüm hikayeyi tiyatro sahnesine indirgemesi
ve muzip ama zararsız bir alaycılıkla sekans geçişlerini kurmasıyla gönlümü fethetmişti.
Anna’nın içine düştüğü ağır bunalım ve muğlaklığın halet-i ruhiyesiyle, dönemin Fransız
özentisi Rus sosyetesinin lüks yaşantısını ve ahlak anlayışlarını da gayet güzel
harmanladığını düşünüyorum. Ama tabii ki en büyük başarısı da prodüksiyon dizaynı
ve müzikleriydi, bunu kimse inkar etmeyecektir herhalde. Bilenler bilir, Dario
Marinelli imzalı bu müzikler filmin ruhumuzda uyandırdığı hayranlığı maksimum
seviyeye ulaştırmıştı. Özellikle Anna ile Vronsky’nin dans ettiği sahnenin
fonunu oluşturan “Dance with Me” isimli besteyi ve o muazzam sahneyi tırnak
içinde hatırlatmak gerek:
Müzik Kutusundan Sanrılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müzik Kutusundan Sanrılar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4 Şubat 2016 Perşembe
13 Eylül 2015 Pazar
8 Eylül 2015 Salı
23 Ağustos 2015 Pazar
Müzik Kutusundan Sanrılar #3
.............Kara bir gün..............
Beni varlığıyla üzen, yıpratan bir
film var bugün köşemizde.
"Çingeneler Zamanı"nı muhtemelen bir
daha izlemeye cesaret edemeyeceğim. Yüreğim o melankoliyi tekrardan kaldırır mı
bilemiyorum. O günü ve göğsüme insafsızca oturan kütleyi ölsem unutmam herhalde.
Müziklerinde bile hüzünlü-buruk bir coşku var bu filmin. Kalbi kırık bir yalnızlık senfonisi... Lütfen kulak verin…
Evet madem ki ben üzgünüm, siz de üzüleceksiniz
bittabi... Malum, ev sahibinin modu neyse ev de misafir de ona göre şekil almalı
benim nezdimde…
Aç parantez - biliyorum, her geçen gün
daha da kolaya kaçıyorum burada… ama ne yapalım, elden ne gelir ki? - Kapa parantez
19 Ağustos 2015 Çarşamba
Müzik Kutusundan Sanrılar #2
............Şimdi biz genç miyiz, yetişkin mi?............
Büyümek, birey olabilmek ne zormuş arkadaş!.. Üniversite bitimindeki kutsal boşluktayım nicedir. Çırpınıyorum çırpınıyorum elime hiçbir şeyin geçtiği yok. Hayat elimdekileri almadan yeni bir şey vermeyecek anlaşılan. Masumiyetimi, hayallerimi almak istiyor; ben de Frances gibi başkaldırmak için çabalıyorum.
14 Ağustos 2015 Cuma
Müzik Kutusundan Sanrılar #1
Tuhaf bir yaz geçiriyorum…
Temmuzla ağustos kol kola girip
boğdular sanki beni maviliklerde, nefes alamıyorum.
Gün be gün tükeniyorum sanki…
Oysa her yaz yenilendiğimi hissederdim.
Dallarım umutla yeşerir, köklerim daha bir güvenle sarılırdı toprağa. Güze
hazırlanırdım usul usul. Şimdi bu ağustos sıcağında, sonbahar kasvetiyle
boğuşuyorum. Bu ağustos sıcağında oturdum Virginia Woolf’la bağ kuruyorum:
“…düşünmek istiyorum sessizce, sakince, ferahça, yarıda
kesilmeden, sandalyemden kalkmak zorunda kalmadan, bir şeyden diğerine kolayca
süzülerek, husumet ya da engel duygusu olmadan. derinlere, daha derinlere
dalmak istiyorum, yüzeyin ötesine, yüzeysel kaskatı gerçeklerden kurtulmak
istiyorum. kendimi sabitlemek için akıp giden ilk düşünceyi yakalamalıyım…”
Düşünüyorum…
Hayatımın boş olduğu kanısına varıyorum nankörce. Severek
yaptığım her ne varsa boşmuş sanki. Bomboş yaşamışım bunca yıl. Ve bunu 22
yaşımda, bir ağustos sıcağında anlamışım…
Emin değilim…
Belki de sanmışım…
Hiçbir şey bilmiyorum…
…kendim hakkında bile…
Kendimle alıp veremediğim çok şey var. Hatalarım var…
Onları yok edebilmek için annemin kucağında bir bebek
olduğum günlere dönüp, her şeye yeni baştan başlayabilmeyi nasıl isterdim…
Bütün bunları aşıp, adamakıllı ne düşündüğümü söyleyebilmeyi
ne çok isterdim…
Kendime güvenebilmeyi…
Kendimi sevebilmeyi…
Sanrılardan kurtulup mutlu olabilmeyi…
Ne çok isterdim…
Oysa,
“ne saçma bir düştü mutsuzluk!”
Mutsuzluk mu daha saçma, yahut umutsuzluk mu?...
Çözemedim...
Hangisi daha acı...
Hangisi daha erdemli?
Bu ağustos sıcağında ikisine eşlik eden 'belirsizlik' yüzünden delirmeme "saatler" var!...
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

