.
2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2016 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
1 Şubat 2017 Çarşamba
Jackie
29 Ocak 2017 Pazar
Loving
Aşkın renk, dil, din, millet, cinsiyet tanımadığının sinemada kendine yer bulmuş belki de milyonuncu örneği Loving. Ama milyonda bire imza atarak sahneyi mesaj kaygılarından daha çok sevginin en sade, en olağan dışavurumuna bırakıyor. Mildred ile Richard Loving çiftinin devlet ve toplum düzenine karşı onyıllar sürmüş hukuk mücadelesinin satır aralarını izliyoruz filmde. Amerikan yasaları üzerlerine vazifeymiş gibi beyaz adamla siyahi kadının evliliğini ayıplamakla kalmamış, çiftin yatak odalarına müdahil olma dangalaklığına (affedersiniz) kadar vardırmış işi 60'lı yıllarda. Bunları da içeriyor film elbette. Fakat mahkeme salonlarında yatıp kalkan, ırkçı saldırılara ağız dolusu küfürler savurmamız için pusuda bekleyen bir anlatı değil buradaki. Bunların ötesinde, meyveler vermiş sıradan bir evliliğin gündelik işleyişi ön planda daha çok. Yönetmen Jeff Nichols önemsiz şeylerin, tali duyguların, küçük mutluluk ve mutsuzlukların doğal tematiğine çevirmiş kamerasını. Böylece çok daha güzel bir seyirlik çıkmış ortaya. Bir tarafta çocukları ve karısı için endişelenen, onları her türlü kirli bakıştan muhafaza etmeye çalışan, bundan mütevellit içe kapanan bir adam (Joel Edgerton); diğer tarafta da yanlış bir şey yapmadıklarının farkında olan ve göz önünde olmaktan çekinmeyen cesur bir kadın (Ruth Negga) var. Hır gür içinde günah çıkaran şiddet dolu mizansenlere hiç gerek yok, onların arasındaki samimi denge yetiyor seyirciye. Zaten çektikleri sıkıntıları sebat ve aşkla nasıl bertaraf edebildiklerini anlamak isteyenler için çiftin yemek sofrasında bile her an evimiz basılabilir diye diken üstünde otururken, birbirlerine gülümsemekten vazgeçmemeleri kafi kanımca. Akademi'nin geçen yılki #OscarsSoWhite çığırtkanlığından sonra zemin o denli müsaitken bu yıl Fences ve Hidden Figures gibi siyahi menşeli vasataltı işleri aday edip Loving'i görmezden gelmesine şaşırmamalı. Zira onlar gözyaşları eşliğinde haykırılan didaktik monologları ve köpürtülmüş dramatik sahnelerin vuruculuğunu tercih ederler daha çok. Loving'in gürültüden uzakta usul usul yakılmış ağıdını anlamlandırabileceklerini sanmıyorum. Neyse. Ruth Negga'nın çemberin içinde kendine yer bulabilmesine sevinelim biz en azından. (B+)
26 Ocak 2017 Perşembe
Manchester by the Sea
Tek bir kıvılcım yetiyor tüm hayatımızı ansızın söndürmeye. Bir bakmışız dünyamız altüst olmuş, yapayalnız kalmışız koca evrende. Her yeni gün bir öncekinin aynısı artık: kuru, ıssız ve çekilmez... Belki fazla kaderci gelecek sözlerim ama yine de baş aşağı da olsa, yere paralel bir şekilde de sürse kanıksayıp yaşamaya, nefes almaya devam ediyoruz birçoğumuz. Tuhaf. Çünkü, dünyamızı başımıza yıkacak olayların vuku bulma ihtimali bile kanımızı dondururken; gün içinde sürekli aman şöyle olursa mahvolurum, onu kaybedersem yaşayamam vesaire gibi kat'i söylemlerde bulunurken kendimizi farkında olmadan hazırlıyoruz felaketlere. Sonra trikotajla hiçbir ilgisi olmayan zalim kader yine ağlarını örüyor, musibet okları yayından çıkıp sırtımıza saplanıyor ancak bir türlü can bedenden çıkmıyor işte. Sahiden insanoğlu her şeye alışıyor, her şeye göğüs geriyor... Manchester by the Sea, alışmak ne menem şeydir, ne derecede alışılır, ne yapmalı da iyileşmeli, acılarımız zamanla diner mi gibi sorular sorduruyor seyirciye. Öyle yaşamın içinden bir hikayesi var ki, tek ve evrensel bir cevapla geçiştirmek mantıksız kalır, aradığımız yanıtlar da kendimizde saklı esasen. Deneyimlediklerimizde ve tosladıklarımızda hatta. Seyir devam ederken bir yandan da empati mekanizmamızı açık tutup olanlar karşısında mübalağalı hislenmemiz de bu yüzden sanırım. Sokakları denize açılan bir kasabaya geri dönüşün, her köşe başında acı bir hatırayla karşılanışın ve her seferinde yeniden parçalanıp yeniden toparlanışın öyküsü bu. Lee (Casey Affleck) deneyimlediği ve tosladığı sıkıntılar sonrası terk ettiği memleketine kardeşinin ölümü üzerine geri dönmek zorunda kalıyor. Önce cenaze merasimini tertipleyecek sonra da abisinin vasiyetine sadık kalıp yeğeninin (Patrick - Lucas Hedges) bakımını üstlenecek. Manchester'da olmak öyle zor ki onun için aldığı nefes zehir geliyor sanki, kapanmayan vicdan muhasebelerinin, peşini bırakmayan yaşanmışlıkların ağırlığı altında un ufak oluyor. Geçmişteki trajedileri flashbacklerle sürekli hatırlatıp seyirciye de neye uğradığını şaşırtıyor yönetmen Kenneth Lonergan. Lee'nin hayata karşı sakil duruşu, rüzgarda savruk başına buyruk oluşu ve arka fondaki Albinoni klasiği de gam yüklü belleğin tavanarasında gezinirken daha bir anlam kazanıyor. Onun geçmişi tren enkazı adeta. Yaraları deşildikçe, karanlık virajlara inildikçe yüreğimiz yana yana anlıyoruz bunu. Yalnız, filmin melodram yüklü, salyalı sümüklü, sinsi bir aile draması olduğunu sanmayın. Yaşananlar karşısındaki tepkiler son derece insani, sade ve metanetli burada. Mesken seçtiği şehirden ilham alınarak havadar, steril ve pürferah bir ortam yaratılmış. Bu ortamda başa gelen her şey çekiliyor sine sine. Ağlanıyor elbette, ağlamadan rahatlamak mümkün mü? Ama dökülen gözyaşları da alabildiğine ekonomik ve vakur bir dik duruşla harcanıyor. Olsun, ne hacet var aksın gözyaşlarımız aslında. Kurusun göz pınarlarımız. Sonunda birbirlerine tutunan amca-yeğenin ağır zayiat verdiği Manchester savaş meydanından yine birbirlerinin yaralarına üfleyerek çıkışını seyretmenin yüreklere serptiği bir damla su her şeyi unutturur. Bir damla su denize karışırsa acısını, yalnızlığını unutup uçsuz bucaksız göklerle arkadaş olur. İnsan işte. Ne yaşanırsa yaşansın kök salmaya, cılız bir umutla yeşermeye ve gün be gün çiçekler açmaya devam ediyor, ve edecek de. Bir yanı hep eksik kalsa bile... Lee de öyle yapacak. (A+)
17 Ocak 2017 Salı
La La Land
Ahh... Bu "rüyalar gerçek olsa seni her
gün görürdüm, o incecik beline sarılarak yürürdüm / sabah olmasın diye
güneşi durdururdum, yanardağlarda tüten ateşi söndürürdüm" mottolu La La Land hakkında ne
yazsam bilmiyorum. Böyle girdiğime bakmayın, elbette beğendim. Hem de çok.
Hatta yarattığı rengarenk karnaval atmosferini öyle sevdim ki ekranın içine
cumburlop dalıp o cıvıltıya müdahil olamadığım için çok üzgünüm şu an.
Bıraksalar gıkımı bile çıkarmadan tüm ömrümü Los Angeles'ta bir sokak lambası
olarak tüketebilirdim. Filmden çıktıktan sonra eve dönüp koltuğa yığılarak
mandalina emiklemekten daha keyifli bir aktivitedir diye düşünüyorum en
azından. Neyse. Hollywood film stüdyolarından hoş bir seda bahşediyor La La
Land kulaklarınızın hatta gönüllerinizin pasını silmek için. Hayallerinizin
peşinden koşun diyor. Diyor
demesine ancak hayalleriniz
her zaman istediğiniz formda gerçekleşmeyebilir, buna hazırlıklı olun ve
sakın vazgeçmeyin diye de mesajını eklemeyi ihmal etmiyor. Los Angeles'ın ruh
okşayan sarhoş esintili, müzikal akşam karanlığında dans eden iki hayalperest: Mia (Emma Stone) ve Sebastian (Ryan Gosling). Biri aktris olma heveslisi, diğeri
de gönül verdiği caz müziğe yeni bir soluk getirmeye niyetli. Aşık oluyorlar. Tutkulu düşler, anlık sevinçler, kıpır kıpır danslar ve harika şarkılar karışıyor aşklarına film
boyunca, hayal nerede bitiyor gerçek ne zaman başlıyor anlamanın imkanı yok. Arka fonda da geceleyin bile maviliğinden ödün vermeyen yıldızlı
tanrısal gökyüzü! Gökyüzü hepimizin elbette, ama hayalleriyle yaşayan insanlar
onunla daha çok haşır neşir, değil mi? Öyle bir gökyüzü ki bu, La La Land’in
dingin, düşsel notalarına ilahi bir zevk katıyor. Ön plandaki ikiliye ve tabii
ki seyirciye de aşka gelip kayan yıldızların arasında memnuniyetle uçuşmak
kalıyor haliyle. Gerisi ise baki mutluluk… Damien Chazelle’i eski görkemli Hollywood
müzikallerini 2016 dijital sinemasında yeniden dirilttiği için takdir etmemek olmaz. Gerçekten
o peri tozlu, naif - nostaljik havayı her kareye sindirmiş. Sinema için uyanıkken rüya görmek derler ya hani bir nevi, hah işte bu deneyimi iliklerinize kadar hissettiriyor Chazelle. AMA... Tüm bu temaşayı çocuksu bir heyecan ve acemilikle işlerken özellikle kalabalık sahnelerin yönetimindeki yetkinsizliği, senaryonun ucuzluğu ve ana karakterlerinin tek boyutluluğu da göze çarpıyor. Ha, bunlar büyüyü bozuyor mu peki? Kesinlikle hayır. Film bittiğinde hayaller gerçek olsa diye iç geçirmeyen bizden değildir! (A-)
Son olarak fragmanı da paylaşayım, havamızı bulalım.
16 Ocak 2017 Pazartesi
Christine
“Haber spikeri Christine Chubbuck, bu sabah Kanal 40’ta canlı yayınlanan bir sohbet programında kendini vurdu. Sarasota Memorial Hastanesi’ne kaldırılan Chubbuck’ın kritik durumu devam ediyor.”
15 Temmuz 1974.
15 Temmuz 1974.
Bu haber pasajını intiharından sonra yerine gelecek olan spikerin okuması için bizzat Christine Chubbuck'ın yazıp ardında bıraktığı biliniyor. Öngördüğü gibi de oluyor: Chubbuck sabah kuşağında canlı yayınlanan "Suncoast Digest" programında aniden çantasından çıkardığı tabancayı kulağının arkasına dayayıp bir saniye bile düşünmeden tetiği çekiyor, sonrasında bilinci kapalı bir şekilde kanlar içinde hastaneye kaldırılıyor ve akşam haberlerinde spiker onun yazdığı metni okuyarak Chubbuck'ın ölümünü duyuruyor... Bu tatsız önbilgiyi paylaşmamın seyir zevkinize ket vuracağını düşünmeyin sakın, çünkü bu filmin ne olursa olsun insanı hazırlıksız yakalayacak dehşetengiz bir dokusu var. Antonio Campos'un yönettiği Christine, televizyon tarihine geçen bu ürkünç hadiseyi ve perde arkasında yaşananları anlatıyor. Odağına aldığı yılgın ruh gibi yılgın ve yine en az onun kadar içine kapanık, basık bir film bu. Biraz karanlık, biraz delişmen ve fazlasıyla da kötücül. Kapılarını öyle sert kapatıyor ki size, dünyasına katılmak namümkün bir hal alıyor. Ama parolayı biliyorsanız eğer (ki parola depresyonun ta kendisi), halet-i ruhiye tanıdık geliyorsa intihar kulübünde sandalyeniz hazır. Christine'ın dur duraksama bilmeyen nevrozları ve paranoyaları göz göre göre saplanıveriyor ciğerinize. İlk temasta usulca açıyor onulmaz yarasını. Tıpkı kendisinin tek sıkımda işini hallediverdiği gibi. Temiz. Beyne saplanan tek bir kurşun. Ve öldün. Evet. Bu denli çabuk işte dünya sahnesinden el etek çekme süreci. Ama öncesindeki süreç öyle sancılı ve uzun ki izlerken bile yıpranıyorsunuz. Bir sahnede "benim hayatım resmen bir lağım çukuru" diye bağırıyor Christine annesine, "kokudan rahatsız olduğun için üzgünüm ama arada çıkış kapağını bulup kaçabilmen güzel olmalı" diyor. Kendisi ise mütemadiyen acı içinde, ve oradan bir yere kıpırdayamıyor maalesef. "Düşünce yapını değiştirmen lazım, insan isteyince her şeyi başarır" gibi beylik laflar inadına kanatıyor ruhunu. Çektiği kalp ağrıları yetmezmiş gibi bir de fiziksel sancılar peydah oluyor başına üstelik. Christine'ı gitgide içine kapatan onu yoran, sindiren kara deliğin hacmini ve kapılmamak için sarf ettiği son çırpınışları, yaşamın kıyısından kayıp tökezleyerek aşağı düşmemek için adımlarını sağlam atan ve daima bir yerlere bir şeylere tutunma ihtiyacı hisseden insanlar daha iyi anlayacaktır. Neşeli kişiliklerin hazmedebileceğini ve içselleştirebileceğini sanmıyorum ben bu öyküyü. Öte yandan Christine'ın eylemi bütünüyle kişisel bir mesele de değil. İşini zorlaştıran kaos sevici kanal yönetimine ve Amerikan sansasyonel haberciliğine bir ders veriyor ölümüyle. Onları kendi silahlarıyla vuracak bir intihar saldırısı bu tabiri caizse, ama kan gövdeyi götürdükten sonra da yok olan yalnızca kendisi olacak. Burada yönetmenin spot ışıklarını özellikle intihar sahnesine çevirip seyirciyi terörize ederek etkileyici olmanın ekmeğini yeme çabası benim de midemi bulandırdı biraz. Fakat onun dışında her anını soluksuz izlediğim için görmezden geliyorum. Tabii beni yaralayan, boğan, nefessiz bırakan en büyük detay da Rebecca Hall'un akıllara zarar oyunculuğuydu, belirtmeden geçmeyeyim. (A-)
Etiketler:
2016,
Antonio Campos,
Biyografi,
Gerilim,
Rebecca Hall
14 Ocak 2017 Cumartesi
Meryl ve Florence Foster Jenkins
Meryl Streep... Yaşayan en yetenekli aktris kuşkusuz. Geçtiğimiz haftaki Altın Küre Ödül Töreninde Cecile B. DeMille Yaşam Boyu Başarı Ödülü'yle kariyerinin bir kez daha taçlandırıldığını duymuşsunuzdur siz de. Kırkı aşkın senedir devam eden sanat yaşamı için dünya üzerindeki hangi methiyeleri düzersem düzeyim hepsi ucuz kalacak, şanına pırıltısına yakışmayacak biliyorum. O yüzden onun ödülünü almak üzere Mamma Mia! film müziği eşliğinde sahneye çıktığı esnada salondan çekilmiş birkaç fotoğraf karesini paylaşıp geçeceğim basitçe...
2 Ocak 2017 Pazartesi
Toni Erdmann
Rutine hareket kazandırmak... Belki milyonuncu kez yaptığın şeyi (misal; işini) artık olması gerektiği gibi değil de istediğin gibi, içinden geldiği gibi yapmak. Zevkle, neşeyle, mutlulukla... Gülmek, gülümsemek, gevşek olmak aslında ne kadar kolay şeyler. Ve etkileri de ne kadar mucizevi. Hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız, bunca koşuşturmanın, çabalamanın kime ne faydası var ki? Eve taşıdığımız eşyaları şöyle bir ağız tadıyla kullanamıyorsak, kendimize, ilgi alanlarımıza ve sevdiklerimize vakit ayıramıyorsak kazandığımız paraların, tırmandığımız kariyer basamaklarının ne önemi var? 21. yüzyıl kapitalist iş dünyasının mensuplarına yaptığı en büyük kötülük onları birbirlerinden uzaklaştırmak olsa gerek. İnsanız ve birbirimize iyi geliyoruz halbuki. Birbirimizde hayat buluyoruz. Birbirimizin hayatlarına dokunuyoruz. Ama galiba en çok ailemizin... Nitekim uluslararası bir firmada yönetici olarak çalışan, kurumsal kimliği öz benliğini katletmiş, bu sebeple ailesini ve tüm sosyal çevresini ihmal etmiş işkolik bir kadının (Ines - Sandra Hüller) sessiz haykırışlarını da yalnızca babası (Winfried - Peter Simonischek) işitiyor ve kızını kapıldığı çarktan koparıp hayata döndürmek, onu mutlu etmek için kollarını sıvıyor. Üstelik bu mukaddes yolda kullanacağı malzemeler de bir takma ad, bir takma diş, bir peruk, birkaç bayat espri ve dev bir sarılıştan ibaret. Bu kadar basit. Ölgünleşmiş rutini canlandırmak, kızının bireysel kimliğini yeniden diriltmek için sevgiyle desteklenmiş mizahın gücü yeter de artar bile. İş dışında hiçbir şey yapmayan, doğum gününü bile iş arkadaşlarıyla ayaküstü kutlamaya hazırlanan Ines'in yaşamı stres dolu ve kaskatı. Bütün o toplantıların, sunumların, iş yemeklerinin, uzun telefon görüşmelerinin ve takım ruhu zırvalarının arka planında uçsuz bucaksız bir yalnızlık gördüm ben. Babası ise tam tersine hayat dolu, sevgi dolu... Kendisine yarenlik eden kör gözlü ihtiyar köpeği öldüğünde bile yalnız kalamıyor. Hayatının her anına sinmiş muziplikler ile karşısına çıkan herkesle ahbaplık kurabilecek kadar da dünya insanı. Kızının hayatına da bu sayede entegre olabiliyor, hem de onun tüm karşı koyuşlarına rağmen. Zira kaleyi içten fethetmeden amacına ulaşması mümkün değil. Finale doğru uhrevi bir boşalma anında bağır çağır icra edilen "Greatest Love of All" şarkısı oradan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına işaret ve babanın nihayet kızının zincirlerini kırmayı başardığının da kanıtı. Filmin yaratıcısı Maren Ade, birbirlerini pek seven ama birlikte de yapamayan bu iki aykırı ruhtan, samimiyetinden katiyen şüphe etmeyeceğiniz sıcacık bir baba - kız portresi çizmiş, helal olsun. İçinize işliyor. Tüm elemini - kederini mizahla yoğurduğu için de uzun süresine rağmen bunaltmıyor. Toni Erdmann'ın "yaşamaya geldik, sürekli bir şeyleri halletmek zorunda değiliz" yönündeki telkinleriyle etrafınızdaki kariyer kumkumalarını da tanıştırın lütfen. Ben öyle yapacağım. (A)
30 Aralık 2016 Cuma
Hunt for the Wilderpeope
Hunt for the Wilderpeople'ı yılın tüm yorgunluğunu üzerinizden atmanız için şahsınıza sunulmuş keyifli, hafif bir seyirlik vaat eden şirinlik muskası bir hediye olarak kabul edin. Giriş cümlesi biraz fazla mıç mıç oldu biliyorum ama gerçekten de bu tabiri hak ediyor bu film. Yeni Zelanda'da tombul, afacan bir azmanı evlat edinen orta yaşlı çiftin tabiat ananın yeşil saçlarının üzerine konuşlanmış pürferah dağ evindeyiz. Koruyucu ebeveynleri ile evlatlığın (Ricky) zor da olsa kurmayı başardıkları aile saadetine şahit oluyoruz. Sonra aniden patlak veren bir hadise sonucu aile nüfusu üçken ikiye düşüyor ve izlek de bununla beraber boyut değiştiriyor. Ricky'nin aylaklık, hırsızlık, yere tükürme, ateşle oynama vs. gibi suçlarla kabaran dosyası ıslahevine yollanmasına sebep olacak gibi. Fakat kimi kimsesi olmayan bu problem çocuk sağ kalan ve ayrıca bir problem teşkil eden koruyucu ebeveyniyle birlikte, kendisini ıslahevine tıkmaya niyetlenen çocuk esirgeme kurumuna karşı amansız bir mücadeleye girişiyor. Birbirlerini çok güzel ehlileştiren ikili, devlete, kurumlara ve yasalara açtıkları bu savaşta soluğu doğanın ulu kollarında alıyor. Ormanın derinliklerinde izlerini kaybettirmeyi isteseler de işler umdukları gibi gerçekleşmiyor. Sıcak, şefkatli yuvaya adeta ambargo koymaya hazırlanan, uyguladığı saçma prosedürlerle hevesleri yine kursaklarda bırakan devletin kolluk kuvvetlerinin kedi; zora koşulan, birbirlerinden koparılmak istenen baba - oğul portresinin ise fare olduğu bu oyunda Thelma & Louise'e de selam çakmış yönetmen, ama yine de çok büyük meramlardan bahsetme hevesinde olduğu sanılmasın. Aksine küçük, fazla dertlenmeyen, yalnızca suratlarda minik bir tebessüm hedefleyen bir film bu. Böylesi daha güzel zaten. Ha bu arada Hunt for the Wilderpeople, bu sene Swiss Army Man ve Captain Fantastic'ten sonra izlediğim yüzünü doğaya çevirmiş üçüncü yeşilli film. Swiss Army Man'i çok seviyorum. Çok özgün ve yürek inciten bir dokusu var, diğer yandan da absürt mizahıyla eğlendiriyor. Captain Fantastic ise tren enkazı. Sistemi eleştirmek için çıktığı yolda kendiyle çelişmeye, samimiyetsiz, yapmacık ve abuk bir imaja bürünmeye başlıyor. Odağına aldığı ailede de zerre inandırıcılık göremedim. Benim nazarımda Hunt for the Wilderpeople, Swiss Army Man'in bir tık aşağısındadır. Evet, buradaki karakterler de karikatürize edilmiş ve çoğu zaman abartıya kaçacak misyonlar üstleniyor fakat sevimliliği ve sempatisiyle gönülleri kazanmayı da ihmal etmiyor. (B+)
29 Aralık 2016 Perşembe
Nocturnal Animals
"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti..." Cidden... Tabii yerseniz. Henüz ilk filmi A Single Man'in yakaladığı üstün başarıyla değme sinema ustalarını kıskandıran ünlü moda tasarımcısı Tom Ford'un ikinci yönetmenlik deneyimi olan Nocturnal Animals, soğuk ve yalnız yenilen (güya) bir intikam yemeğini anlatıyor. Bir sanat galerisi işleten Susan (Amy Adams), iş hayatındaki başarılarının yanında eşantiyon olarak sahip olduğu zengin - yakışıklı bir kocaya (Armie Hammer) ve lüks içinde süren elegan yaşamına rağmen hanesinde bir türlü huzuru bulamamaktan mütevellit uyku problemi çekenlerden. Bu bahtsız ruh, günün birinde eski kocası Edward'dan (Jake Gyllenhaal) bir paket alıyor. Paketin içinde Edward'ın Susan'a atfen yazdığı bir kitap taslağı var. Rutin hayatının keşmekeşinden bunalan Susan uykusuz geçen gecelerden birinde bu kitabı okumaya başlıyor ve içindekilerden çok etkileniyor. Ford, Susan ve çevresindekilerin gündelik yaşayışları ile Susan ve Edward'ın 19 yıl önceki birlikteliklerini ve kitapta geçen bambaşka bir suç olayını paralel kurguyla sunmuş Nocturnal Animals'da. Zaman ve sahne geçişleri gerçekten güzel sağlanmış, buna herhangi bir lafım yok. Lakin senaryosundaki boşlukları doldurmaya yeltenen afili yamalardaki mantık hataları filmi çekilmez kılıyor. Bir kere sözüm ona Edward'ın eski karısından intikam alışına aracılık eden malum kitap taslağı boş ve işlevsiz geldi bana. İnandırıcı bulmadığım gibi intikam anlatısıyla arasında çok bağıntı da kuramadım. Verdiği açıklarla baş edilemeyen senaryo metni koyver gitsin mantığıyla bir süre sonra alelade çalakalem karalanmış sanki. Hatta kusurlarını örtmek için esrarengiz bir hava verilmeye de çalışılmış. Bir de kocaman kocaman hareketler... Sanat sepet, artsy-fartsy boyundan büyük göndermeler, estetik kaygılarla zemini yıkama yağlama çalışmaları bu beyhudeliğe tuz biber ekmiş. Ben şahsen Susan'ın bu ucuz kitabı okurkenki kendinden geçmelerini de anlamsız ve sinir bozucu buldum. Demek ki Haneke'nin Funny Games'ini izlese türlü panik ataklar ve şoklar geçirip canına kıyacak garibim. Ayy, ne kadar inandırıcı, ne kadar doğal ve sahici tepkiler. Canım benim. Sadece Susan da değil tüm oyuncu kadrosunun da bu bayık hikayeyi içselleştiremediği için böylesi emanet ve yakışıksız tavırlara sığındığını ve filmin olmamışlığına hizmet ettiğini düşünüyorum. Ama tabii bunlar benim fikirlerim. Pek bir alkışlandı film sosyal medya sinefilleri tarafından. Alkışlamaktan fırsat bulduklarında da filmi sevmeyenleri "onloyomodokloro oçon boğonmomoşlordor, yokso mokommol bor sonomosol şolon" tarzında nidalarla yaftalıyorlar. Komik. Neyse... Olmadı Tom... Kendini çok ciddiye almadığın bir başka projede görüşürüz. (C)
21 Aralık 2016 Çarşamba
American Honey
Ben bu dünya umurlarında olmayan, çok sevdikleri asi gençliklerini uyuşturucu ve alkol batağında tüketen, "vuhhuu genciz, eğleniyoruz, hayatımızı yaşıyoruz"cu tayfaya katiyen tahammül edemezdim aslında. Nasıl oldu bu film beni bu kadar avucunun içine aldı da 163 dakika boyunca gıkımı çıkarmadan seyrettim anlayamıyorum. Daha önce izlediğim filmlerin büyük çoğunluğu Amerikan alt sınıfı gençlerini yukarıdan bakarak yargılama peşindeydi. Bendeki bu algının sebebi bu filmlerin empoze ettiği normlar olabilir. Belki hayatımda ilk kez onlarla kendimi göğüs hizasında hissettim ve onlardan biri olmanın sandığımdan çok daha güzel olabileceğini kavradım. Belki de şu sıralar tıpkı onlar gibi her şeyden uzaklaşmaya, hiçbir mekana, hiçbir insana bağlı ve bağımlı kalmadan günler - haftalar geçirmeye ihtiyacım var. Bilmiyorum. Ama bildiğim bir şey varsa o da bu filmin algılarımı değiştirdiğidir. Kendin gibi olan insanların hikayelerini ya da ortak değer yargısına sahip olduğun, ortak amaçlar paylaştığın karakterlerin yer aldığı filmleri beğenmek kolay; asıl mesele ön yargıyla yaklaştığın bir kesimin öyküsünü sevebilmekte. Sadece bu yüzden bile Andrea Arnold'u alkışlayabilirim. Kaldı ki o American Honey ile bunların çok daha ötesinde hissel ve biçimsel bir başarı da yakalamış. Adımlarını sağlam atan, yer yer aynı hedefi nişan alsa da kesinlikle ıskalamayan anlatısını, işlevsel müziklerle, şiirsel video klip estetiğiyle ve provasız oyunculukların şeffaf samimiyetiyle taçlandırmış. Film boyunca, diyar diyar dolaşıp artık kimselerin okumadığı dergileri satarak gününü kurtarmaya bakan bir minibüs dolusu yitik gencin ölgün hayallerini dinliyorsunuz. Hikayenin merkezinde de genç bir kız var: Star (Sasha Lane). Star'ın bu gruba katılışı bir kaçış esasen. İzbe bir viranede geçen, yokluk, yoksunluk hatta cinsel istismarla bile sınanan yaşamından ardına bakmadan uzaklaşmak istiyor Star. Nereye, nasıl gideceğinin hiçbir önemi yok. Yeter ki içkisini yudumlayabileceği, arada dans edebileceği dertsiz tasasız bir yer olsun. Kaybolsun. Aidiyetsizlik, yersizlik, yurtsuzluk, amaçsızlık bunlar da mühim değil, yüzün nerede gülüyorsa orası senin cennetindir. Umutsuz topraklarda aşkı da bulan Star öyle güzel özgürleşiyor ki bu yolculuk sayesinde, bir müddet sonra kendini Amerika gibi hissetmeye başlıyor. En az Amerika kadar serbest ve özel, Amerika gibi gözde ve büyüleyici... Arnold odağına aldığı gençleri yaşam tarzlarından müzik zevklerine kadar seyirciye tanıtmakla kalmıyor, onları sevdiriyor da. Üstelik minibüsün uğradığı kentlerden paylaştığı fotoğraflar vesilesiyle, bugün görmezden gelinen alt sınıf özelinde Amerikan rüyasının nasıl suya düştüğüne, sınıflar arası ekonomik uçurumun varlığına ve hayallerin parayla satın alınabilirliğine dair çarpıcı kesitler de sunuyor. Lady Antebellum'un filme adını veren parçasının çaldığı ve tüm minibüsün hep bir ağızdan şarkıya eşlik ettiği harika sahne için ise diyecek söz bulamıyorum, sizin de içinizi ısıtacaktır muhakkak... (A-)
24 Kasım 2016 Perşembe
Krisha
Krisha, stil sahibi kaotik kurgusuyla ve şahsına münhasır görüntü işçiliğiyle dikkat çeken, nitelikli, eksantrik bir ilk film. Ayrıksılığını ve seyredeni hemencecik sarmalayan sahiciliğini de ince fikirli genç yönetmenine (Trey Edward Schults) borçlu. Zira Schults'un akrabalarını ve dostlarını bir eve toplayarak filmin çekimlerini sadece dokuz günde tamamlamış olması, odağına aldığı disfonksiyonel ailenin kopuk ilişkilerini de irdelediği için büyük önem arz ediyor. Film bu noktada bana 2013 yılında izlediğimiz Coherence'i hatırlattı biraz. Oradaki yönetmenin evinde dostlarla yapılan toplantının samimiyetini Krisha'da da hissetmek mümkün. Sizi bilmem ama ben böylesi minimal hoşlukları, nazenin detaycılığı çok seviyorum, ekranda dönen anlatıya yaşanmışlık da katıyor hem. Etkisi ve yumruğu da çok daha kuvvetli olabiliyor böylece. Burada da bir araya gelmiş kalabalık ailenin bencil ve yılgın üyeleri arasındaki tatlı-sert etkileşim yabancı gelmediği gibi sarstı da beni. Kısaca özetlemek gerekirse mazisi karanlık altmışlarında bir keş Krisha (Krisha Fairchild). Müptelalığı yüzünden uzaklaştığı ailesiyle yıllar sonra Şükran Günü yemeği için buluşuyor. Kimse geçmişi unutmamış ama Krisha'nın ufaktan toparlandığı ümit edilerek ortak yaşanmışlıkların hatrına sünger çekilmiş. Lakin bu aile sohbetleri, bilindik mutfak şangırtıları, ev içlerinin uyuşuk ritüelleri ve zaman değişiyor ben sabit kalıyorum hissi kadının içindeki uyuyan devi uyandırıveriyor hemen. Eski kadim günahlarına teslimiyeti zor olmuyor. Kilitli kutunun açılması ile fırından yeni çıkarılan dev kanatlının yere düşmesi akabinde infial töreni başlıyor ve Krisha yemek sofrasında sansasyon yaratıyor. Alkolün ve hapların keskin kamera hareketleri sayesinde ayan beyan görülebilen emareleriyle tüm düğümün çözüldüğü, özellikle Schults'un yönetim ve Fairchild'ın ise oyunculuk becerilerini sonuna kadar konuşturduğu bu yemek sahnesi finalde seyirciyi de sofranın etrafında oturan aile bireyleriyle beraber boğazlarda kalan birer lokma ile uğurluyor. (A-)
30 Ekim 2016 Pazar
Under the Shadow
İnsan, varlığına katiyen inanmadığı bir şeyden korkabilir mi?
Sorunun yanıtı için Tahran'da bir apartman dairesindeyiz. Sene 1988. İran - Irak Savaşı'nın son devreleri. İslam Devrimi sonrası İran'da kaotik bir ortam hakim, fokur fokur kaynıyor adeta. Ana karakterimiz Shideh mollaların istilasıyla kara çarşafa dolatılmış bu toplumda aklını fikrini muhafaza edebilen nadir muhalif kadınlardan. Lakin, hükümeti devirmekle suçlanarak kapı dışarı edildiği tıp okuluna bir türlü geri dönemediği için zor günler geçiriyor. Bu da yetmezmiş gibi kocasının da savaş bölgesine tayini çıkıyor ve kızıyla bir başına kalakaldığı Tahran'daki apartmana füze isabet ediyor. Bu korkunç olaydan sonra apartman sakinleri birer birer tüyerken, Shideh kızının git gide tuhaflaşan davranışları yüzünden apartmanı bir türlü terk edemiyor. Nedeni hurafeler... Toplum, üyelerini yavaş yavaş birbirine benzetir. Shideh mürekkep yalamış, aklı başında, inançsız bir kadın olmasına rağmen, apartmandaki batıl inançlı komşularından etkileniyor sürekli. Ağır savaş şartlarının tetiklediği yalnızlık, aidiyetsizlik, dışlanmışlık gibi hislere eşlik eden asap bozucu alarm ve bomba sesleri uyku problemleriyle de birleşince halüsinasyon görmeye başlıyor kadın. Çocuklar zaten söylenenlere hemen inanırlar ve daima hayal görmeye meyillidirler. Hal böyle olunca da anne - kız kendilerine üç harflilerin musallat olduğuna inanıyorlar kolayca. Under the Shadow'daki cin temsili klasikten bi hayli uzakta kalıyor yalnız. Buradaki üç harfli yaratık, İslam devrimi ve savaştan sonra iyice çökmüş İran'daki sosyal ahlak yapısını temsil ediyor sanki. Zor kullanıyor, yalan söylüyor, provokasyon yaratıyor, kışkırtıyor ve anne - kızı birbirine düşürüyor. Üstelik tüm bunlar Shideh için toplumsal çekincelerinin birer tezahürü aslında. Toplumda beğenmediği, korktuğu her ne varsa (kızını kaybetme korkusu da dahil) bu cin denilen varlıkta vücut bulup karşısına dikiliyor... Yönetmen Babak Anvari'nin ilk filmi olmasına rağmen tekinsiz atmosfer yaratmadaki becerisi olağanüstü. Under the Shadow bir korku filminden bekleyeceğiniz tüm argümanları klişeye abanmadan sunabildiği gibi, korku unsurlarını içinden çıkarsanız bile yalnızca politik soslu psikolojik gerilimli hikayesiyle bile etkileyiciliğini koruyor. (B+)
Etiketler:
2016,
Babak Anvari,
Gerilim,
Korku,
Ortadoğu Sineması
23 Ekim 2016 Pazar
Elle
Mırlayan, tanık olduğu olay sonucu tiksinir gibi başını çevirerek ortamdan uzaklaşan gri dumanlı bir kediyi kadraja alarak açılış yapıyor Elle. Akabinde canhıraş çığlıklar ve çeşitli şangırtılar eşliğinde evinin parkelerine uzanmış, siyah kar maskeli bir adam tarafından tecavüze uğrayan orta yaşlı bir kadın görüyoruz. Yönetmen Paul Verhoeven hemen yekten dalıyor konuya ve bu sarsıcı tecavüz vakasını kucağınıza atıp, kurbanla sizi yüzleşmeniz için baş başa bırakıyor. Michéle (Isabelle Huppert), geçmişinde yaşadığı acı travmaları atlatıp bugünlere tırnaklarıyla kazıyarak ulaşmış, mesleğinde başarılı ve güçlü bir Fransız kadını tabii, üstelik işkolik de. Tecavüzcüsüne teslim olup, bir köşeye çekilerek "vay başıma gelenler" diye ağlamamakta kararlı, ki buna ayıracak vakti de yok. Nitekim uğradığı olay sonrası kalkıyor, kırılıp dökülen parçaları toplayıp güzel bir duş alıyor, yemek yiyor ve hiçbir şey olmamış gibi ertesi gün işine gidiyor. Tacizler ve saldırılar devam edince bile duruşunu bozmuyor Michéle, kendi göbeğini kendi keserek bir takım çözümler üretmeye ve tecavüzcüsünü tespit etmeye niyetleniyor...
13 Ekim 2016 Perşembe
The Handmaiden
Hakkında ahkam kesecek kadar hakim değilim Chan-wook Park sinemasına. Handmaiden'ın başına Güney Kore'li yönetmenin daha önceki işlerinden bihaber oturdum. Türlü iç çekmelerle, bi'hayli şaşkınlıkla, az biraz da göz devirmeyle tamamlayıverdim filmi. Beğenmedim diyemem kesinlikle, ama haddinden fazla uzun süresiyle (tam iki buçuk saat) bir ara baygınlık da geçirmedim değil hani. Ben bol entrikalı, sürprizsiz bir romans izlemeyi beklerken, film ilginç şekilde karanlık ve baş döndürücü bir lgbt seyirliğine evrilerek ters köşe yaptı. İyi de oldu, mükemmel bulmasam da farklı ve özgün bir film izlemenin tadı var şu an damağımda. Bunun itişiyle kısaca hikayemizden bahsedip kaçacağım şimdi.
Efendim, 1930'ların başında Japon işgali altındaki Kore'de bir malikanedeyiz. İnce ruhlu, kırılgan bir Japon leydisi (Hideko) ile onun Kore'li hizmetçisinin (Sook-Hee) peşine takılıyoruz. Bir de miras avcısı beyimiz ile sapık amcamız var tabii (karakter tahlilinin sığlığını lütfen mazur görünüz). Asilzadeyle evlenip mülküne konduktan sonra onu tımarhaneye tıkmak için hizmetçiyle işbirliği yapıyor bu bey. Kızcağızın halası delirip kendisini sakura ağacına asıvermiş zaten zamanında. Amca ise şaibeli fantezileri olan bir koleksiyoner, Hideko üzerinde de baskın bir iradesi var. Bir ara vantuzlu dev ahtapotu da görünce yeşilçamdan hallice bir hikayenin ortasında hissettim kendimi. Ama twist üstüne twist geldi ve olaylar tuhaf bir şekilde boyut değiştirdi. Kartlarını açık oynamaktan özellikle kaçınan bir film bu. Kim saf, kim iyi niyetli, kim şeytan anlamakta güçlük çekiyoruz. Akkoyun - karakoyun hemence belli olmuyor öyle, kuyuların kimin için kazıldığı da muamma. Ama bir dolaplar döndüğünü seziyoruz sürekli. Nitekim ilk twistten sonra aslında hiçbir karakterin o ana dek çizildiği profilde olmadığını anlıyoruz. Ne leydiyi ne hizmetçisini tanıyabilmişiz, ne de amcanın gerçek yüzünü görmüşüz meğer bunca zamandır diyoruz. Tüm olayları başkalarının gözünden, bambaşka perspekftiften yeniden izletiyor yönetmen. Hiçbir şey görüldüğü gibi değildir demeye getiriyor. Diğer yandan da Kore - Japonya hattı ve hanımefendi - hizmetçi ekseninde dönemin güç ilişkileri hakkında çarpıcı anekdotlar da paylaşıyor. Kadın ve erkeğin Kore kültüründeki konumunu da gözler önüne seriyor. Tüm bunların ötesinde entrika ve tatlı sert ritmini katiyen bozmayan ham cinsellik başrolde takdir edersiniz ki. Aşk ve masumiyet ise sürgülü kapıların ardına saklanmış. Yasaklanmış, yok sayılmış birnevi. Ama yine de aşk dediğimiz meret boyun eğmiyor tabii yasaklara. Fingirdemeli orgazmlar, şen kahkahalı ürkek sevişlere dönüşüyor eninde sonunda, şehvet aşka gelip susuyor.
9 Ekim 2016 Pazar
Kısa Kısa
A Bigger Splash, Luca Guadagnino
Yaz harikası. İtalyan yönetmen Luca Guadagnino şuh filmleriyle yürek hoplatmaya devam edecek anlaşılan. Bu sefer fetiş oyuncusu Tilda Swinton'a, Ralph Fiennes, Matthias Schoenaerts ve Dakota Johnson'dan oluşan rüya kadro eşlik ediyor. Bu dörtlünün aralarındaki kimya kesinlikle görülmeye değer. A Bigger Splash, 1969 Fransız yapımı "La Piscine" isimli filmin günümüze uyarlanmış yeniden çevrimi. Ses ameliyatı geçirmiş orta yaşlı bir rockstarın genç sevgilisiyle beraber çıktığı İtalya'nın Pantelleria adasındaki tatillerine odaklanıyoruz. Aralarına daha sonra eski çılgın sevgili ile onun eserekli kızının da katılımıyla cümbüş başlıyor ve bu cennetvari sıcacık Akdeniz adası hararetli hesaplaşmalara sahne oluyor. Guadagnino'nun kamerası sadece Tilda'ya değil, tüm kahramanlarına star gibi davranmış, dördü de ışıl ışıl, cool ve moda dergilerinden fırlamış gibiler. Arkaya da Pantelleria'nın muhteşem doğasını döşemiş tabii. Şehvet, tutku, erotizm öyle güzel hizmet ediyor ki atmosfere, ekranda dönen büyüleyici görsel harikalarla yaz rehavetine kapılıp gidiyorsunuz. Hatta ben aşka gelip bir takım fotoğraf karelerini şuraya serdim, diğer filmimize geçmeden ziyaret edebilirsiniz. (A-)
Demolition, Jean-Marc Vallée
Bir garip film Demolition. Kahramanımız Davis, korkunç bir trafik kazasından sağ
çıkmayı başarıyor. Ama o da ne? Eşi Julia bu kazada can vermiş. Durumu
ayıldığında kayınpederinin bölük pörçük kinayeli sözlerinden öğreniyor: “Julia
artık yok..” diyor o sadece. Filmin
belki de omurgası bu sahne. Julia yok
oldu. Hadi bakalım Davis buyur cenaze namazına (?) Ama hayır, biz adamı karısının
yasını tutacak, gözyaşı dökecek, belki de depresyona girecek diye beklerken; o
“ay bi’şey eksik ama ne?” der gibi ortalarda dolanıyor. Koca bir hissizlik. Aslında
çok da sevmediğini itiraf ettiği karısının ölümü, saat gibi işleyen yaşamsal mekanizmasına
çomak sokmuş sanki. Aydınlanmış. Bundan sonrası, hastanedeki otomata sıkışıp kalan şeker paketi gibi… Hayatına kaldığı yerden devam etmek isterken
bir yerlerde takılıyor hep Davis. Duygu-durum bozukluğu peşini bırakmıyor.
Bocalıyor. Film de onunla beraber bocalamasaydı, sırtını metaforlara dayamakta
ısrar etmeseydi şayet sevebilirdim belki.
Ama olmuyor. Jake Gyllenhaal’ın temiz ve fevri oyununa rağmen film akmıyor. (B-)
Sing Street, John Carney
Sing Street ise, 1985 Dublin'inden seslenen müzikli lise defteri hikayesi. Bu tarz filmlerden keyif almanın birinci kuralı müzikalitedir elbette. İzleyicinin kendisini ritmin akışına bırakabilmesi, çalan şarkıların insanı alıp diyar diyar gezdirmesi önemlidir. Sing Street'in müzikleri hoş mu peki? Fena sayılmaz. Beğenmedim değil, ama John Carney'nin bundan önceki filminin (Begin Again) müzikleri kadar ruhumu doyurduğu da söylenemez. Lost Stars, Tell Me If You Wanna Go Home, Like a Fool... ne hoş şarkılardı mesela, hala çalma listemde mevcut hepsi. Sing Street'te böyle bir tane bile hazine yok. Tabii bu gayet de doğal. Bile isteye daha acemi bırakılmış, daha safi ve kurcalanmamış bir müzik çabası söz konusu burada. Alabildiğine de samimi. Liseli gençler toplanıp bir grup kuruyorlar. Dönemin müzik gruplarından esinlenip besteliyorlar, çalıyorlar, klip çekiyorlar falan. Anlık isyanları, naif aşkları, büyük Londra hevesleri, kırık düşleri, dövüşleri enstrümanlarının bozuk akordundan, çatallaşan seslerinden halka halka yayılıyor seyirciye. Kayıtsız kalmak ne mümkün? Hele bir de spontane bir şekilde hayallerin peşinden kalkıp gitmeli yüreklendirici finali var ki, tüm kusurlarını görünmez kılıyor. (B)
Etiketler:
2016,
A Bigger Splash,
Dakota Johnson,
Demolition,
Jake Gyllenhaal,
John Carney,
Luca Guadagnino,
Matthias Schoenaerts,
Ralph Fiennes,
Sing Street,
Tilda Swinton
8 Ekim 2016 Cumartesi
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)






























