Jake Gyllenhaal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Jake Gyllenhaal etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Aralık 2016 Perşembe

Nocturnal Animals


"Bir gün bir kitap okudum ve bütün hayatım değişti..." Cidden... Tabii yerseniz. Henüz ilk filmi A Single Man'in yakaladığı üstün başarıyla değme sinema ustalarını kıskandıran ünlü moda tasarımcısı Tom Ford'un ikinci yönetmenlik deneyimi olan Nocturnal Animals, soğuk ve yalnız yenilen (güya) bir intikam yemeğini anlatıyor. Bir sanat galerisi işleten Susan (Amy Adams), iş hayatındaki başarılarının yanında eşantiyon olarak sahip olduğu zengin - yakışıklı bir kocaya (Armie Hammer) ve lüks içinde süren elegan yaşamına rağmen hanesinde bir türlü huzuru bulamamaktan mütevellit uyku problemi çekenlerden. Bu bahtsız ruh, günün birinde eski kocası  Edward'dan (Jake Gyllenhaal) bir paket alıyor. Paketin içinde Edward'ın Susan'a atfen yazdığı bir kitap taslağı var. Rutin hayatının keşmekeşinden bunalan Susan uykusuz geçen gecelerden birinde bu kitabı okumaya başlıyor ve içindekilerden çok etkileniyor. Ford, Susan ve çevresindekilerin gündelik yaşayışları ile Susan ve Edward'ın 19 yıl önceki birlikteliklerini ve kitapta geçen bambaşka bir suç olayını paralel kurguyla sunmuş Nocturnal Animals'da. Zaman ve sahne geçişleri gerçekten güzel sağlanmış, buna herhangi bir lafım yok. Lakin senaryosundaki boşlukları doldurmaya yeltenen afili yamalardaki mantık hataları filmi çekilmez kılıyor. Bir kere sözüm ona Edward'ın eski karısından intikam alışına aracılık eden malum kitap taslağı boş ve işlevsiz geldi bana. İnandırıcı bulmadığım gibi intikam anlatısıyla arasında çok bağıntı da kuramadım. Verdiği açıklarla baş edilemeyen senaryo metni koyver gitsin mantığıyla bir süre sonra alelade çalakalem karalanmış sanki. Hatta kusurlarını örtmek için esrarengiz bir hava verilmeye de çalışılmış. Bir de kocaman kocaman hareketler... Sanat sepet, artsy-fartsy boyundan büyük göndermeler, estetik kaygılarla zemini yıkama yağlama çalışmaları bu beyhudeliğe tuz biber ekmiş. Ben şahsen Susan'ın bu ucuz kitabı okurkenki kendinden geçmelerini de anlamsız ve sinir bozucu buldum. Demek ki Haneke'nin Funny Games'ini izlese türlü panik ataklar ve şoklar geçirip canına kıyacak garibim. Ayy, ne kadar inandırıcı, ne kadar doğal ve sahici tepkiler. Canım benim. Sadece Susan da değil tüm oyuncu kadrosunun da bu bayık hikayeyi içselleştiremediği için böylesi emanet ve yakışıksız tavırlara sığındığını ve filmin olmamışlığına hizmet ettiğini düşünüyorum. Ama tabii bunlar benim fikirlerim. Pek bir alkışlandı film sosyal medya sinefilleri tarafından. Alkışlamaktan fırsat bulduklarında da filmi sevmeyenleri "onloyomodokloro oçon boğonmomoşlordor, yokso mokommol bor sonomosol şolon" tarzında nidalarla yaftalıyorlar. Komik. Neyse... Olmadı Tom... Kendini çok ciddiye almadığın bir başka projede görüşürüz. (C)

9 Ekim 2016 Pazar

Kısa Kısa

A Bigger Splash, Luca Guadagnino

Yaz harikası. İtalyan yönetmen Luca Guadagnino şuh filmleriyle yürek hoplatmaya devam edecek anlaşılan. Bu sefer fetiş oyuncusu Tilda Swinton'a, Ralph Fiennes, Matthias Schoenaerts ve Dakota Johnson'dan oluşan rüya kadro eşlik ediyor. Bu dörtlünün aralarındaki kimya kesinlikle görülmeye değer. A Bigger Splash,  1969 Fransız yapımı "La Piscine" isimli filmin günümüze uyarlanmış yeniden çevrimi. Ses ameliyatı geçirmiş orta yaşlı bir rockstarın genç sevgilisiyle beraber çıktığı İtalya'nın Pantelleria adasındaki tatillerine odaklanıyoruz. Aralarına daha sonra eski çılgın sevgili ile onun eserekli kızının da katılımıyla cümbüş başlıyor ve bu cennetvari sıcacık Akdeniz adası hararetli hesaplaşmalara sahne oluyor. Guadagnino'nun kamerası sadece Tilda'ya değil, tüm kahramanlarına star gibi davranmış, dördü de ışıl ışıl, cool ve moda dergilerinden fırlamış gibiler. Arkaya da Pantelleria'nın muhteşem doğasını döşemiş tabii. Şehvet, tutku, erotizm öyle güzel hizmet ediyor ki atmosfere, ekranda dönen büyüleyici görsel harikalarla yaz rehavetine kapılıp gidiyorsunuz. Hatta ben aşka gelip bir takım fotoğraf karelerini şuraya serdim, diğer filmimize geçmeden ziyaret edebilirsiniz. (A-)

Demolition, Jean-Marc Vallée

Bir garip film Demolition. Kahramanımız Davis, korkunç bir trafik kazasından sağ çıkmayı başarıyor. Ama o da ne? Eşi Julia bu kazada can vermiş. Durumu ayıldığında kayınpederinin bölük pörçük kinayeli sözlerinden öğreniyor: “Julia artık yok..”  diyor o sadece. Filmin belki de omurgası bu sahne.  Julia yok oldu. Hadi bakalım Davis buyur cenaze namazına (?) Ama hayır, biz adamı karısının yasını tutacak, gözyaşı dökecek, belki de depresyona girecek diye beklerken; o “ay bi’şey eksik ama ne?” der gibi ortalarda dolanıyor. Koca bir hissizlik. Aslında çok da sevmediğini itiraf ettiği karısının ölümü, saat gibi işleyen yaşamsal mekanizmasına çomak sokmuş sanki. Aydınlanmış.  Bundan sonrası, hastanedeki otomata sıkışıp kalan şeker paketi gibi…  Hayatına kaldığı yerden devam etmek isterken bir yerlerde takılıyor hep Davis. Duygu-durum bozukluğu peşini bırakmıyor. Bocalıyor. Film de onunla beraber bocalamasaydı, sırtını metaforlara dayamakta ısrar etmeseydi  şayet sevebilirdim belki. Ama olmuyor. Jake Gyllenhaal’ın temiz ve fevri oyununa rağmen film akmıyor.  (B-)


Sing Street, John Carney

Sing Street ise, 1985 Dublin'inden seslenen müzikli lise defteri hikayesi. Bu tarz filmlerden keyif almanın birinci kuralı müzikalitedir elbette. İzleyicinin kendisini ritmin akışına bırakabilmesi, çalan şarkıların insanı alıp diyar diyar gezdirmesi önemlidir. Sing Street'in müzikleri hoş mu peki? Fena sayılmaz. Beğenmedim değil, ama John Carney'nin bundan önceki filminin (Begin Again) müzikleri kadar ruhumu doyurduğu da söylenemez. Lost Stars, Tell Me If You Wanna Go Home, Like a Fool... ne hoş şarkılardı mesela, hala çalma listemde mevcut hepsi. Sing Street'te böyle bir tane bile hazine yok. Tabii bu gayet de doğal. Bile isteye daha acemi bırakılmış, daha safi ve kurcalanmamış bir müzik çabası söz konusu burada. Alabildiğine de samimi. Liseli gençler toplanıp bir grup kuruyorlar. Dönemin müzik gruplarından esinlenip besteliyorlar, çalıyorlar, klip çekiyorlar falan. Anlık isyanları, naif aşkları, büyük Londra hevesleri, kırık düşleri, dövüşleri enstrümanlarının bozuk akordundan, çatallaşan seslerinden halka halka yayılıyor seyirciye. Kayıtsız kalmak ne mümkün? Hele bir de spontane bir şekilde hayallerin peşinden kalkıp gitmeli yüreklendirici finali var ki, tüm kusurlarını görünmez kılıyor. (B) 

6 Eylül 2015 Pazar

Southpaw


Jake Gyllenhaal’un 2015 marifetlerinden biri Southpaw. Kendi jenerasyonunun en iyilerinden biri olduğunu her filmiyle kanıtlıyor yetenekli oyuncu. Filmografisine baktığımızda birbirlerinden apayrı rollerle sinemaseverlerle buluşuyor ve hepsinde de izleyenlerin gönlünde taht kurmayı başarıyor. Keşke bir de kendisini Scorsese, Fincher, Tarantino gibi ustaların filmlerinde arz-ı endam ederken de görebilsek. İşte asıl patlamasını o zaman yapar diye düşünüyorum ben… 

15 Ocak 2015 Perşembe

Nightcrawler



Bir terfi hikayesi Nightcrawler. Çalıp çırparak geçinen Lou Bloom, bir gece arabasıyla (muhtemelen onu da çaldı) otoyoldayken bir kazaya şahit olur. Kaza vuku bulduktan kısa süre sonra olay yerine intikal eden ve saniye saniye kazayı ve polislerin kazazedeyi kurtarışını kaydeden kameramanı görünce yeni maceralar peşinde olan, artık görece düzgün bir iş isteyen kahramanımızın kafasında şimşekler çakar ve ertesi sabah kendini kamera ve telsiz satın alırken bulur. Kollarını sıvayan “serbest kameramanımızın” ilk iş gecesi de tam bir kaos! Nerede olay varsa oraya maydonoz oluyor. Uyduruk kamerasını amatör bir şekilde kazazedelerin, alkoliklerin burunlarına kadar sokuyor. Polislerden olanca azarı işitiyor. Ancak çektikleriyle ilk parasını kazanmayı da biliyor. Onun için ilk gece mahsullerinden biri de haber yönetmeni Nina (Rene Russo). Nina ile işbirliği kurarak çektiği haber videolarını onun ajansına satmaya başlıyor.