Rutine hareket kazandırmak... Belki milyonuncu kez yaptığın şeyi (misal; işini) artık olması gerektiği gibi değil de istediğin gibi, içinden geldiği gibi yapmak. Zevkle, neşeyle, mutlulukla... Gülmek, gülümsemek, gevşek olmak aslında ne kadar kolay şeyler. Ve etkileri de ne kadar mucizevi. Hiçbirimiz sonsuza dek yaşamayacağız, bunca koşuşturmanın, çabalamanın kime ne faydası var ki? Eve taşıdığımız eşyaları şöyle bir ağız tadıyla kullanamıyorsak, kendimize, ilgi alanlarımıza ve sevdiklerimize vakit ayıramıyorsak kazandığımız paraların, tırmandığımız kariyer basamaklarının ne önemi var? 21. yüzyıl kapitalist iş dünyasının mensuplarına yaptığı en büyük kötülük onları birbirlerinden uzaklaştırmak olsa gerek. İnsanız ve birbirimize iyi geliyoruz halbuki. Birbirimizde hayat buluyoruz. Birbirimizin hayatlarına dokunuyoruz. Ama galiba en çok ailemizin... Nitekim uluslararası bir firmada yönetici olarak çalışan, kurumsal kimliği öz benliğini katletmiş, bu sebeple ailesini ve tüm sosyal çevresini ihmal etmiş işkolik bir kadının (Ines - Sandra Hüller) sessiz haykırışlarını da yalnızca babası (Winfried - Peter Simonischek) işitiyor ve kızını kapıldığı çarktan koparıp hayata döndürmek, onu mutlu etmek için kollarını sıvıyor. Üstelik bu mukaddes yolda kullanacağı malzemeler de bir takma ad, bir takma diş, bir peruk, birkaç bayat espri ve dev bir sarılıştan ibaret. Bu kadar basit. Ölgünleşmiş rutini canlandırmak, kızının bireysel kimliğini yeniden diriltmek için sevgiyle desteklenmiş mizahın gücü yeter de artar bile. İş dışında hiçbir şey yapmayan, doğum gününü bile iş arkadaşlarıyla ayaküstü kutlamaya hazırlanan Ines'in yaşamı stres dolu ve kaskatı. Bütün o toplantıların, sunumların, iş yemeklerinin, uzun telefon görüşmelerinin ve takım ruhu zırvalarının arka planında uçsuz bucaksız bir yalnızlık gördüm ben. Babası ise tam tersine hayat dolu, sevgi dolu... Kendisine yarenlik eden kör gözlü ihtiyar köpeği öldüğünde bile yalnız kalamıyor. Hayatının her anına sinmiş muziplikler ile karşısına çıkan herkesle ahbaplık kurabilecek kadar da dünya insanı. Kızının hayatına da bu sayede entegre olabiliyor, hem de onun tüm karşı koyuşlarına rağmen. Zira kaleyi içten fethetmeden amacına ulaşması mümkün değil. Finale doğru uhrevi bir boşalma anında bağır çağır icra edilen "Greatest Love of All" şarkısı oradan sonra artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağına işaret ve babanın nihayet kızının zincirlerini kırmayı başardığının da kanıtı. Filmin yaratıcısı Maren Ade, birbirlerini pek seven ama birlikte de yapamayan bu iki aykırı ruhtan, samimiyetinden katiyen şüphe etmeyeceğiniz sıcacık bir baba - kız portresi çizmiş, helal olsun. İçinize işliyor. Tüm elemini - kederini mizahla yoğurduğu için de uzun süresine rağmen bunaltmıyor. Toni Erdmann'ın "yaşamaya geldik, sürekli bir şeyleri halletmek zorunda değiliz" yönündeki telkinleriyle etrafınızdaki kariyer kumkumalarını da tanıştırın lütfen. Ben öyle yapacağım. (A)
Avrupa Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Sineması etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
2 Ocak 2017 Pazartesi
23 Ekim 2016 Pazar
Elle
Mırlayan, tanık olduğu olay sonucu tiksinir gibi başını çevirerek ortamdan uzaklaşan gri dumanlı bir kediyi kadraja alarak açılış yapıyor Elle. Akabinde canhıraş çığlıklar ve çeşitli şangırtılar eşliğinde evinin parkelerine uzanmış, siyah kar maskeli bir adam tarafından tecavüze uğrayan orta yaşlı bir kadın görüyoruz. Yönetmen Paul Verhoeven hemen yekten dalıyor konuya ve bu sarsıcı tecavüz vakasını kucağınıza atıp, kurbanla sizi yüzleşmeniz için baş başa bırakıyor. Michéle (Isabelle Huppert), geçmişinde yaşadığı acı travmaları atlatıp bugünlere tırnaklarıyla kazıyarak ulaşmış, mesleğinde başarılı ve güçlü bir Fransız kadını tabii, üstelik işkolik de. Tecavüzcüsüne teslim olup, bir köşeye çekilerek "vay başıma gelenler" diye ağlamamakta kararlı, ki buna ayıracak vakti de yok. Nitekim uğradığı olay sonrası kalkıyor, kırılıp dökülen parçaları toplayıp güzel bir duş alıyor, yemek yiyor ve hiçbir şey olmamış gibi ertesi gün işine gidiyor. Tacizler ve saldırılar devam edince bile duruşunu bozmuyor Michéle, kendi göbeğini kendi keserek bir takım çözümler üretmeye ve tecavüzcüsünü tespit etmeye niyetleniyor...
5 Ocak 2016 Salı
The Lobster
Bayanlar
baylar, The Lobster benim Yorgos Lanthimos’la ilk tanışıklığım. Yunan yönetmenin
randevu yeri olarak böylesi cool, karanlık, alabildiğine melankolik ve o kadar da hınzır bir
distopyayı seçeceğini bilsem bu buluşmayı 2015’in soğuk bir aralık akşamına
erteler miydim? İzlememin üzerinden günler geçmesine rağmen bende bıraktığı
etki hala taze. The Lobster, çılgın senaryosu ve bile isteye paldır küldür
aksedilen; bilakis, zarifkar inceliğiyle gönlümü fethetti. Lanthimos’un etkin
yönetimi sayesinde kendimi bekarlığın büyük suç olduğu distopyanın arka
bahçesinde buldum. Havva’nın sunduğu elmayı reddederek, hangi hayvana dönüşmek
istediğimi çabukça düşündüm.
Her haliyle kusursuz bir yakın gelecek evreni yaratmış
Lanthimos. Günümüzün yapış yapış ilişkilerini, anlamsız evlilik kaidelerini ve
aile kurumunun gereklerini de hicvederek entegre etmiş evrenine. Bir tarafta toplumun
sunduğu kalıplara düşünmeden, sorgulamadan yerleşmiş, robotlaşmış yoz bir halk ile gücü elinde bulunduran, kurallarını kolaylıkla dikta edebilen ulu otoriteyi; diğer
tarafta ise baskılara karşı gelip sorgulayan, kaçış yolları arayan, lakin bulunca
kendisi de baskı uygulamaya başlayan anarşist kesimi görüyoruz. Bu esrarengiz evrenin sakinleri hepimize tanıdık anlayacağınız üzere. Yalnızca tuhaf olan benimsedikleri değerler, ahlaki yargılar ve toplumsal anlayışlar. The Lobster eşsizliğin lanetlendiği zalim bir distopyadan sesleniyor. 45 gün içinde kendilerine eş bulamayan insanların zorla hayvana dönüştürüldüğü anayasal bir düzen bu. Toplumda koyunsal bir kabullenme hakim, kimse "abi n'apıyoruz biz, nereye gidiyoruz?" diyemiyor, diyebilenler de toplumun dışına itilmiş zaten. Kesinlikle çağımıza yabancı olduğunu düşünmüyorum ben bu hikayenin. Bekarlara güvenmemek, çift olmaya kafayı takmak, evliliği kurtarmak için hemen lütfen çocuk sahibi olmak, aile apartmanları, aile çay bahçeleri, hoop aile var!? gibi çağımızın biricik değerleri de bu durumu kanıtlar cinsten. Evet, “hissetmediğin halde,
hissediyormuş gibi davranmak; hissettiğin halde hissetmiyormuş gibi davranmaktan
daha zor”, bunu dillendiriyor film sık sık. Ama bir başka perspektifte bunu
taban tabana da reddediyor. İlişkilerde hislerin, duyguların rolünü görmezden
gelerek, insanları madden, kişisel özelliklerine göre eşleştiriyor. Gerçekte de böyle değil mi zaten? “Davul bile
dengi dengine” şeklinde deyimin olduğu bir ülkede, hatta hala bile sosyal
sınıflara, statülere göre evliliklerin yapıldığı bir dünyada yaşıyoruz. Tüm bu noktalar birleştiğinde Lanthimos’un paralel evreninin, yaşadığımız modern dünyadan çok da
farklı olduğu söylenemez kesinlikle, ki zaten modern bireye tutulmuş bir ayna
olarak niteliyorum ben bu filmi. Her sahnede, “bakın insanlar, bu komik
acımasız hallerinizle aslında ne kadar da acınacak haldesiniz” diyor ve
seyircisini bu ağlanacak içler acısı hallerine kahkahalar atıp gülmeye davet
ediyor.
9 Kasım 2015 Pazartesi
Youth
Youth sinema
aşığı bir dehanın elinden çıkmış paçalarından estetik fışkıran bir sanat eseri.
Paolo Sorrentino 2013’te "La grande bellezza" ile yakaladığı ivmeyi birazcık
düşürmüş sanki, ama yine de bu Youth’un harika olduğu gerçeğini değiştirmiyor.
İsviçre
Alplerinin en tepesine konuşlanmış, elit zühreyi ağırlayan şık bir otel. Otelin
seyir terasındaki şezlonglara kurulmuş, dağın eteğindeki manzarayı –
gençliklerini seyreden iki eski dost... Birisi hayattan artık tat almadığını
her fırsatta dile getiren emekli orkestra şefi Fred (Michael Caine); diğeri ise
yaşama sıkıca bağlı duran, ardında vasiyet nişanesi olarak bırakacağı son
filmini çekmeye hazırlanan Mick (Harvey Keitel). İki yorgun ruh kafa kafaya
verip geçmişin muhasebesini yapma peşinde. Anılarından, dostluklarından,
aşklarından, prostat sorunlarından konuşuyorlar. Sorrentino “yaşlılık
hallerinin panoramasını”, iki ihtiyar dostun gençliğine ağıt yakan hoş bir
resital eşliğinde sunuyor. Yaşanmışlıkların ağırlığını, yitip giden ömrün
bedenlerde bıraktığı acıyı tüm çıplaklığıyla görüyoruz. Bu gerçekten çok
etkileyici… Sorrentino her şeyden önce iyi bir gözlemci, insanı insana anlatmayı çok iyi biliyor. Nitekim otelin diğer sakinlerinin halet-i ruhiyesini aktarırken; zengin kesimin rutin ilişkilerini, zevksizliğini ve önyargılarını da eleştirmekten geri kalmıyor. Filmin her
karesinde kendini belli eden incelikli detaylar var. Seyircisine minimalist zevk vaat eden bu detaylar
sarhoş ediyor sanki, filmin kusurlarını görünmez kılıyor. Film bitince de oturduğunuz
koltuğa mıh gibi çakılıp kalıyorsunuz.
Youth için eleştireceğim tek nokta; fazla dağınık olması sanırım. Yani konu o kadar dallanıp budaklanıyor ki bir yerden sonra ilginiz sahiden azalmaya başlıyor. Tabii Sorrentino kontrolü fazla elinden bırakmayan bir yönetmen, hemen şık vurucu bir sahneyle sizi yeniden odağına çekmeyi başarıyor. Ne kaldı… Heh!.. Sinematografi, sanat yönetimi, müzikler ve kurgu şahane. Michael Caine, Harvey Keitel, Rachel Weisz, Jane Fonda ve Paul Dano da bu şahaneliğe entegre olarak güzel birer oyunculuk sergilemişler. Özellikle Caine ve Fonda’nın performansını, altını kırmızı kalemle çizerek sene sonu ödül listelerim için not ettim. Ki zaten ikisinin Oscar adaylığı için de elleri kuvvetli...
Sözün
özü… Youth sinema sevginizi onurlandıracak ve nadide zerafetiyle sizi
etkilemeyi başaracak güzel bir film. (A)
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





