Geçen yıl beni cezbeden iki ayrı film (Inside Llewyn Davis
& The Broken Circle Breakdown) de Amerikan folk müziği motifleriyle donatılmış,
enfes filmlerdi. Bu yıl da caz müzik sosuyla harmanlanmış Whiplash benim için
tadına doyulmaz bir lezzet oldu. Her haliyle olağanüstü Whiplash. Dişlerimi sıkarak,
dizlerimi döverek, ellerimi yumruk yaparak, ayağımı ritimlere uydurarak,
rahatsız bir şekilde gerilerek seyrettim filmi. Evet gerildim çünkü psikolojik
işkencesiyle ürpertiyordu. Ama diğer taraftan azmiyle-inancıyla umut aşılıyordu.
Salondan bana ait bir şeyleri o koltukta bırakarak ayrıldım. Kendimi bildim
bileli savaştığım ama hep bir yerlerime yapışıp kalan bazı duygularımla bir
süreliğine de olsa vedalaştım. Kendime olan inançsızlığımı, erken yılmışlığımı
bıraktım salonda. İşte bu dedim ya! İşte bu oğlum! Hayallerin var değil mi? O
zaman durma, koş bunların peşinden dedim kendi kendime. Ne pahasına olursa olsun koş.
Hiçbir şeyi düşünme. Rezil olmuşsun, yüzün kızarmış, düşmüşsün-kalkmışsın,
canın acımış… Kimin umurunda. Yeter ki
çalış, elinden geleni ardına koyma. Ucunda hayalini gerçekleştirmek, doyasıya
yaşamak var.
