Film Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Film Manzaraları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Ekim 2016 Çarşamba

Wilkommen, Bienvenue, Welcome!: Cabaret

Televizyonlar, devasa sinema kompleksleri ve dum tıslı barlar var olmadan evvel insanlar geceleri kabarelere, gazinolara yahut tavernalara giderlerdi. Gün boyu çalışıp yorulmuş bu insancıklar tüm dertlerini sıkıntılarını kapının ardında unutup derhal içerdeki tahta sandalyelere yığılıverir ve az ötedeki sahnede dönen temaşaya bırakırlardı kendilerini. Seyircisiyle burun buruna olan ve onlara daha nezih daha candan bir cümbüş vadeden bu sahnelerde neler yoktu ki? Müzikal dans şovları, şarkı söyleyen otrişli-peluşlu kostümler giyinmiş gözleri sürmeli fettan kadınlar, gırgırlı şamatalı skeçler… Hepsi de misafirlere tam teşekküllü bir gösteri sunmayı amaç edinmiş muazzam kareografinin birer parçasıydı. Kabareler yalnızca eğlendirmiyordu tabii o vakitler. Muhalif olma lüksünü sonuna dek kullanarak, öğesi oldukları siyasi ve sosyo-ekonomik kültürü bütünüyle hicvetmekten de geri kalmıyorlardı. İşte Cabaret, Amerika’daki büyük buhranın sislerinin yeni ulaştığı ve yetmezmiş gibi nazizmin de yükselişe geçtiği 1931 Berlin’inde "Kit Kat Club" isimli bir kabareden sesleniyor. Çok değil birkaç sene sonra dev bir krematoryuma evrilecek, korkunç kıyım ve yıkımlara sahne olacak Almanya topraklarında o dönem hakim olan kaos ortamının emarelerini hissedebiliyorsunuz açıkça. Hatta müzikler ve şovlar da nazizmin yükselişine paralel olarak kurgulanıyor. Anlam veremedikleri bir savaşın eşiğinde değirmenlerini döndürmeye bakan küçük insanların suratlarındaki hüzün ve koyvermişlikleri de buna bağlı olarak değişiyor. Sokakta olanlar karşısında bir tek kabare sahnesi ketum davranmıyor. İhtişamlı spot ışıklarının altında korkusuzca gündemi iğneleyen, kayıtsız kalmayan bir grup insan da var çok şükür. Hayat bir kabaredir ne de olsa! Böyle dillendiriyor film. 

7 Mart 2016 Pazartesi

Yine Carol... Hep Carol. Canım Carol...


Mart ayı geldi ama ben hala Carol’ın etkisinden kurtulamadım. Övmelere doyamıyorum, çevremdeki herkesi Carol izle diye darlıyorum. Bilgisayarımın, telefonumun arka plan fotoğrafı yaptım. Sabahları açılış müziği eşliğinde uyanıyorum (evet, alarm yaptım). Korkarım bu fanboyluğun sonu alnıma dövmesini yaptırana kadar devam edecek… Bu film, hissel ve tensel manada seyircisine kattıklarının yanında son yılların en şiirsel görüntü yönetimine de imza attı. Siz de duymuşsunuzdur muhtemelen, sinematograf Edward Lachman’ın narin kareleri, Saul Leiter fotoğraflarından ve Edward Hopper tablolarından izler taşıyor. Öyle ince, öyle zarif fotoğraflar var ki, kolaj yapayım blogumu da süslesinler dedim. Hem Carol için bir güzelleme ayini daha tertiplemiş olurum, fena mı?Neyse efendim, ben susayım da resimler konuşsun artık: