10 Mayıs 2015 Pazar

Festival İzlenimlerim


Bozkırın ortasında her yıl ulu bir ağaç gibi yeşeren "Eskişehir Film Festivali" 17. kez mayıs ayımızı şenlendirdi. Bu yıl festivalde 50'ye yakın film sinemaseverlerle buluştu. Ben ise bunlardan yalnızca 15 tanesini programıma sığdırabildim. Şimdilik burada 8'i hakkında gevezelik yapacağım. Kalan 7 filmi de daha geniş bir zamanda yazmayı umuyorum...



______________________

8... Lost River


Festivalin “Dünya Sinemasının Genç Yıldızları” bölümünde görücüye çıkan ve 22 Mayısta vizyona da uğrayacak olan Lost River, ünlü oyuncu Ryan Gosling’in yönetmen koltuğunda oturduğu ilk film. Ayrıca senaryo da ona ait. Gosling filmde, emlak krizinin doğurduğu felaketler yüzünden her şeylerini yitirmiş insanların yaşadığı, hatta birçoğunun terk ettiği sürreal bir kasaba teması yaratmaya çalışmış. Prodüksiyon açısından bunu başarmış da. Zira kasaba ortamı merak uyandırıyor. Fakat anlatı yönünden aynı başarıyı sergilediğini düşünmüyorum, oldukça kıt bir dili var Lost River'ın. Karakter tahlillerini de başarılı bulmadım ben. Herkes ipsiz sapsız geziyor sanki filmde, kahramanların dertlerini-amaçlarını anlayamadık. Kapalı bir kutu gibi. Elbette ki film dediğin her şeyi apaçık, net bir şekilde aktarmamalıdır. Anlatıyı kuvvetlendirmek ve süslemek için sıkça metaforlara başvurmalıdır. Ortaya çıkan üründen herkes farklı bir anlam çıkarmalı, farklı tatlar alınmalıdır. Ancak Lost River’dan pek tat alamadım ben. Gosling’in distopyası beni kapısından içeri sokamadı ne yazık ki. (C) 


7... Limonata


Ali Atay’ın ilk yönetmenlik denemesi olan Limonata, Manastır’dan İstanbul’a kadar uzanan bir yol komedisi. Atay, senaryoyu da filmin aynı zamanda başrolü olan Ertan Saban’la birlikte yazmış. Balkan topraklarının sıcaklığı, neşesi buram buram hissediliyor filmde. Klişelerden ve iğrenç belaltı esprilerden uzak bir komedi filmi olduğu için de ayrıca tebrik etmek lazım ekibi. Malum, o küfürlü sulu şakalarla mizah ne yazık ki kardeş sanılıyor bu ülkede. Bu arada hikayeden de bahsedeyim. Makedonya’da yaşayan Sakip (Ertan Saban), ölüm döşeğindeki babasından Türkiye’de bir kardeşi olduğunu öğreniyor ve babasının son arzusunu yerine getirmek için İstanbul’a, kardeşi Selim (Serkan Keskin)’i bulmak için yola koyuluyor. İstanbul’da başına türlü talihsizlikler gelen Sakip zor da olsa Selim’e ulaşmayı başarıyor. Sonrasında ise Sakip’in Selim’i Makedonya’ya götürmek için ikna çabaları başlıyor. İkili arasındaki enerji görülmeye değer. Özellikle Makedonya yollarındaki tatlı-sert kavgaları ve bağrışmaları salonu gülmekten kırdı geçirdi. Zekice yazılmış komik replikler var filmde. Fakat ikili Manastır’a ulaştıktan sonra hikayede bir kopukluk göze çarpıyor. Oraya kadar oldukça eğlenceli bir seyirlik sunan film, devamında biraz sapıtıyor sanki. Konu oldukça sapıyor. Misal, Selim’le Sakip’in akrabası Nihal arasında anlamsız bir yakınlaşma başlıyor, sonrasında ise Nihal ortalıktan kayboluyor. O ve daha birçok konu sonuca bağlanamıyor, havada kalıyor. Bunlar maalesef filmin gözümdeki değerini düşürdü. Keşke başlarda yakaladıkları yüksek tempoyu sürdürebilselerdi diye bir serzenişte bulunarak noktalayayım burayı. (B)


6... It Follows


It Follows’un Korku Sineması janrına kesinlikle taze bir soluk getirdiği aşikar. Amma velakin filmin bu denli abartılıp, kült ilan edilmesini anlayamadım ben. Netice itibariyle “Geçen gece kiminle yattığını biliyorum” tarzında, gayet saçmasapan bir konuya sahip. Efenim, olaylar Amerika’nın Detroit şehrinin, tenha banliyölerinde geçmekte. Zemin müsait yani… Cinsel yollarla insandan insana musallat olan kara bir ruh (şeytan?) (AIDS?), Jay adlı genç bir kızın da başına bela oluyor. Jay, sadece kendisine görünen (genelde çıplak, pasaklı insan suretinde görünüyor) ve onu öldürmek isteyen peşindeki bu iblisten kurtulmak için başka biriyle cinsel ilişkiye girip, iblisi yeni talihlisine (!) kakalamak zorunda. Olay budur yani. Ama adamlar bu olayı düşük bütçelerine rağmen öyle başarılı servis etmişler ki, şaşırmadım değil. Bir kere 80li 90lı yılların kült korku/gerilim filmlerini hatırlatan müzikleri muazzamdı. Korkmamıza hizmet eden ani kamera hareketleri, tedirginlik veren görüntü oyunları, sıçratan ses patlamaları da gayet başarılı kullanılmış. Tüm bunlar ışığında gecenin bir yarısı okulun sinema salonunda, dışarıda yağmur kıyametken filmi izleyen bizler de yer yer gerildik haliyle... Ama dönüp dolaşıp hikayenin saçmalığına geleceğim. Korku filmlerinde hep rastladığım gibi burada da kendisine musallat olan varlıktan kaçarken tekinsiz tekinsiz yerlerde yalnız başına gezinen saftirik bir kızcağız var. Madem ki peşine seni öldürmek isteyen bir şey takıldı, niçin ıssız yerlerde tek başına dolaşasın ki? Elbette film bunu bazı hallerde göz ardı edip, klişenin bataklığına sürüklense de, durumu toparlayıp özgünleştiği sahneler de vardı. İzleyince göreceksiniz! (B+)



5... Taksi Tahran


Tahran sokaklarında sosyo-kültürel bir deney “Taksi Tahran”. Aynı zamanda kıymetli bir film de. İran’dan çıkan her film ziyadesiyle kıymetli zaten. Çünkü onlar yoğun kısıtlamalara ve baskıcı rejime rağmen hala film çekmeye devam ediyorlar. Filmin yönetmen koltuğunda, yani taksinin direksiyonunun başında oturan Jafar Panahi de İran Sinemasının yüz akı haliyle. Bu yılki Berlin Film Festivali’nden Altın Ayı Ödülüyle döndü film, kesinlikle de hak ediyor. Taksiye binen yolcular o kadar gerçek ve o kadar tanıdık ki, içinize işliyorlar. Devasa bir açık hava hapishanesinde yaşamak zorunda bırakılmış bu halkın karşılaştıkları yasaklar duvarı, gündelik işleri ve sosyal ilişkileri fazlasıyla merak uyandırıcı. Panahi’nin, filmin sonlarına doğru okuldan aldığı küçük yeğeni filmin yıldızı bence. Derdini, mesajını bu şirin kızın ağzından iletmeyi tercih etmiş Panahi. Özellikle ülkede en fazla baskıya maruz kalan kadınların üzerlerindeki demir pençeye karşın, kendilerini bu denli güzel ifade edip, yeri geldiğinde siyasi konularda bile dimdik tartışabilmeleri şaşırttı ve mutlu etti beni. Bir diğer sürpriz de yolcular arasında bulunan insan hakları savunucusu (vaktiyle hapse de atılmış ve ölüm orucu tutarak başkaldırmış) “Nasrin Sotoudeh”. Onun da izleyiciye güzel bir mesajı var. Anlattıkları ve kendisi de en az kucağındaki güller kadar hayranlık veriyor. Film, sansürü eleştiren bir ironiyle sonlanıyor. Geriye, yüzyıllar önce medeniyetlerin beşiği olan bu Fars Diyarının nasıl bu hale geldiğiyle ilgili hayıflanmalar bırakıyor… (A-)



4... Magical Girl


Magical Girl için yazılmış hiçbir yazıyı okumadım, konusu hakkında en ufak bir bilgim dahi yoktu. Yalnızca fragmanını izledim, orada çalan şarkı (Manolo Caracol - La niña de fuego) beni filme çağırdı ve ben de biletimi alıp direkt salona daldım. İçeride beni esrarengiz, karanlık bir hikaye karşıladı. Kilitli bir sandık gibiydi öykü. Olanlar ve olacaklarla ilgili her şey sırdı sanki. Ve film anahtarı en mahrem odalarından birine saklamıştı: seyircisinin hayal gücüne… Boncuk gibi gözleri olan 12 yaşındaki kanserli bir kızın (Alicia) son arzusunu maddi olarak karşılayamayan işsiz kalmış babası Luis, illegal yollara başvuracaktır. Kızını mutlu etmek için yanıp tutuşan bu babanın yolu, geçmişi karanlık bir ev kadını olan gizemli Barbara ve bilinmeyen bir nedenden 10 yıl hapis yatmış matematik öğretmeni Damien ile kesişecektir. Damien, Barbara’nın da eski öğretmenidir ayrıca… İspanyol yönetmen Carlos Vermut, Barbara’da tuhaf bir uğursuzluk sezmemizi istiyor, bunu başarıyor da. Ateşin kızının laneti var bu kadında. Daha ilk bakışından anlıyorsunuz bu tuhaflığı. İzlerken aklıma Pedro Almodovar’ı getirdi. Acaba Barbara ona emanet edilseydi olaylar ne yönde gelişecekti diye düşünmeden edemedim. Sanıyorum, yine de sır perdesini aralamakta zorlanırdık... Filmin İspanya’nın sosyal durumuna dair mesajları da var. Zaten kimse okumaz diyerek kütüphanedeki İspanyol Anayasasının sayfalarının arasına para sıkıştırmak da, ekonomik kriz yüzünden çökmüş ahlakın doğurduğu kuralsızlığa ve ülkedeki rüşvet skandallarına ince bir göndermeydi mesela…  (A-) 


 3... 45 Years


Tavan arası sakinliği var bu filmde… Kate & Geoff Mercer çifti, evliliklerinin (dile kolay) 45. basamağına ulaşmışlar. Derin bir nefes alacaklar, güzel bir partiyle bunu kutlayacaklar ve rutin ilişkilerine sakince kaldıkları yerden devam edecekler. Evliliğin 40. yıldönümünde Geoff’un geçirdiği by-pass ameliyatı yüzünden talihsizlik yaşamışlar, dolayısıyla 45’inciyi kutlamaya niyetlenmişler, yine bir tatsızlıkla karşılaşmak istemiyorlar. Fakat bu özel güne bir hafta kala Geoff, aldığı bir mektupla ilk aşkı Katya’nın cesedinin, Alpler’deki bir buzulun içinde yıllarca muhafaza edildiğini ve isterse onu görmeye gidebileceğini öğreniyor. Bu uğursuz durum parti arifesindeki çiftin geride bıraktıkları basamakları bir bir gözden geçirmelerine, onca yıl birbirlerini ne kadar az tanıdıklarını fark etmelerine neden olacak gibi. Geoff ilk aşkını unutamadığını, Kate ise Katya’nın ruhunun senelerce tavan arasında dolaşmış olduğunu keşfedecek. Derin uykusundan uyanan (!) Katya da, başöğretmen edasıyla karşılarına dikilip bu yaşlı çifti sınava tabi tutacak. Bu çetrefilli sınavı başarıyla tamamlayacaklar mı, yoksa geçmişten gelen Katya bu çiftin yarım asırlık evliliklerini sarsabilecek mi diye sorarsanız, izleyin ve görün diye cevap veririm. Ama yönetmen Andrew Haigh’ın çiftin dinginliğinden nasibini alarak, tüm bu yanıtları sıra dışılıktan uzak bir çizgide vermeyi tercih ettiğini bilmenizi isterim. Belki de bu yüzden bu denli gerçek yaşananlar. Tabii gerçek olmalarındaki bir diğer sebep de başroldeki iki ismin (Charlotte Rampling & Tom Courteny) Berlin Film Festivali’nde Gümüş Ayı ödülüyle taçlanmış sahici performansları. Sonuçta bu tavan arası sakinliğini ince nüanslarla onlar yarattılar. (A-)


2... İnsanları Seyreden Güvercin


Roy Andersson’ın “Yaşayanlar” üçlemesinin son halkası olan “İnsanları Seyreden Güvercin” beni serinin diğer iki filmini de izlemeye sevketti. Üçlemenin adı “Yaşayanlar” olsa da, bu film ölüm temasıyla açılış yapıyor. Perdeye donuk bir izlek vaad eden, yüzlerine bembeyaz makyaj yapılmış, daha çok zombiyi andıran insanlar yansıyor. Biz insanlar belki de bir güvercin tarafından böyle görünüyoruzdur, kim bilir. Filmin çaktırmasa da entelektüel bir kaygısı da var. İnsanı, doğasını ve yaptıklarını eleştiriyor. Birbirlerine karşı kaba davranıyorlar, bomboş konuları kafaya takıp kederleniyorlar, paraya değer veriyorlar, çok yiyorlar, çok içiyorlar, sahte/bencil/riyakar olabiliyorlar, boş konuşuyorlar, bazen de susup küsüyorlar...  Andersson, tüm bunları yüzümüze sert bir şekilde vurmak yerine, gayet mizahi bir dille alttan alta mesajlar vermeyi yeğlemiş. İnsanları eğlendirmek için diyar diyar gezip çeşitli malzemeler satan, ama sattıkları şeyler güldürmekten ziyade korkutan iki huysuz ihtiyarı ön plana alarak, birbiriyle hem ilgili hem değil sıra sıra kliplerle de izleği genişletmiş. Kliplerdeki insanların yaşamaktan sıkıldığı, kısa, yavan ve garip cümleleri bozuk plak gibi tekrarlayarak konuştuğu göze çarpıyor. Sahnelerin üzerine çökmüş melankolik bir atmosfer, insanlara musallat olmuş bir hareketsizlik, bir cansızlık, duygularında hipnotize olmuş bir hava dikkat çekiyor. Fakat depresif ve kötümser bir film olduğunu düşünmüyorum ben. Aksine, absürtlüğü ve gayet hoş mizahıyla insanları tebessüm içinde uğurlayan bir seyirlik bu. En azından gittiğim seansta salondan kimse mutsuz ayrılmadı… Filmi adından ve hakkında okuduklarımdan ötürü çok merak ediyordum. Festivalde izlemek nasip oldu. İyi de oldu, ve iyi olduğuna çok sevindim, gerçekten! :) (A)


1... The Salt of the Earth 



Dünyanın dört bir yanında yarım asırdır insanın insana ettiği kötülüğe kamerasıyla şahit olmuş bir adamın, Sebastião Salgado’nun öyküsü The Salt of the Earth. Salgado’nun çektiği sarsıcı fotoğraflarla, açlığı, sefaleti, savaşı, vahşeti acı bir tokat sillesiyle yüzümüze çarpıyor. İnsanoğlu gör diyor, bak neler yapmış soydaşların. Nasıl terör estirmişler yıllarca yedi kıtada. Öyle fotoğraflar var ki bu belgeselde, rahat koltuğumda bacak bacak üstüne atıp, yayılarak izlemekten utandım. İnsanlığımdan tiksindim. Bu nasıl bir nefrettir arkadaş. Geldik şu dünyaya hepimiz, e yaşıyoruz! Yarın öleceğiz… Neyin hırsı bu? İnsan toprağın tuzudur diyor Salgado. Bu adam Brezilya’da iyi bir ekonomi eğitimi almış. Dünya Bankası da dahil birçok uluslararası görevde ekonomist sıfatıyla çalışma hakkı kazanmış. Görev için gittiği Afrika’da eşinin aldığı makineyle çekmiş ilk fotoğrafını. Ve belki de o gün karar vermiş mesleğini bırakıp, toprağın tuzunun, insanın peşine düşmeye... Hiçbirimizin bulunmak istemeyeceği coğrafyalarda toplumsal çöküntüleri belgelemeye… Film boyunca kafamda hep şu soru vardı; Bu kadar acıyı-feryadı görmeye yüreği nasıl dayandı? Sonrasındaysa ağzından şu cümle döküldü; Birçok kez makinemi yere bırakıp ağlamak zorunda kaldım... O kadar çarpıcı kareler yakalamış ve ateş hattında o kadar korkunç olaya şahit olmuş ki, en sonunda kadrajını en masum yaratıklara: hayvanlara ve balta girmemiş ormanlarda, fitne girmemiş beyinleriyle kendi tarzlarında yaşayan yerlilere yöneltmiş. İlham verici bir yaşamı var Salgado’nun. Gerçekten belgeseli izlemenizi de tavsiye ediyorum. Bu kadar samimi olmasının bir diğer nedeni de Salgado’nun oğlunun yönetmenlerden biri oluşu. Yani arka planda bir baba-oğul ilişkisi de var. Benim için festivalin en değerlisi olduğu gibi, son zamanlarda izlediğim en iyi belgeseldi de. (A+)



Hiç yorum yok:

Yorum Gönder